Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Türk Dili Bölümü’nde öğrenci olduğum yıllarda “Bitirme Tezi” olarak “Çaycuma Ağzı” konusunu almıştım. Bu zorunlu görev gereği Çaycuma’nın birçok köyünü genellikle yürüyerek gezdim. Halk ağzından mani, türkü, atasözü, deyim, dua, beddua, masal ile köy halkının günlük yaşamı, çeşitli sorunlarını içeren olayları, gelenek ve göreneklerini, başlarından geçenleri elde kalem-defter, bazen de ses cihazı kullanarak derlemeye çalışmıştım. Bu arada Hisarönü (Filyos) bucağında Süleyman Akyavaş’tan ve Kızılbel köyünde Tahir Bayram çavuştan askerlik anılarını dinlerken Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili iki anıyı da ses cihazı kullanarak derleme fırsatı bulmuştum.
            Öğretmenlik yaptığımız yıllarda özellikle “Atatürk’ü Anma” haftalarında okulda öğrencilerimize de dinlettiğimiz bu iki küçük anı, anlatanların yöresel konuşma özellikleri ile kaydedilmişti. Şimdi anlatım özelliklerine dokunmadan günümüz yazı diliyle yeniden  okurlara sunuyoruz.
            *****
Derleme Yeri: Kızılbel Köyü-Çaycuma
Derleme Yılı : 1967
Anlatan:         : Tahir Bayram
Yaşı                  :58
Konu                :Askerlikte Atatürk’le Beraber Geçen Günleri 
Derlemeyi yapan: Hamit Kalyoncu
           
             BEN KIZILBELLİ BAYRAMOĞLU TAHİR
            Ben Çaycuma’nın Kızılbel köyünden Bayramoğlu Tahir. Üçyüz yirmi altı doğumlu. 1935 senesinin Mayıs ayında asker oldum. Devrek şubesinden bizi Ankara Muhafız alayına seçtiler. 16 Mayıs tarihinde Atatürk’le beraber İkinci Tabur olarak İstanbul’a gittik. Orada Atatürk’ün yanında muhafız olarak aşağı yukarı beş ay askerlik yaptık. Beş ay bitince Atatürk’le beraber Ankara’ya geldik.
            Cumhuriyeti ilan ettiği 29 Ekim’de merasim var. Bayram merasimi için yirmibeş gün talim yaptık. 29 Ekim’de merasimi geçtikten sonra, bölüğün içinden bizi “çavuş” olarak ayırdılar. Beş ay çavuş kursunda okuduk.
            Otuz altı senesinde köylerden acemiler geldiler. Onları öğrettik, yetiştirdik. Üç ay sonra bizi Çankaya’da 3. Tabur’a gönderdiler. Oraya fabrikalarda top, tüfek tamirini yapmak için okumuş olanlar geldiler. Alaylara top tüfek yapmak için dağılacaklar. Bunlara ordu bilgisinden bilgi öğretmek için iki çavuş, bir onbaşı iki ay kurs verdik, talim öğrettik. Otuz altı senesinin 29 Ekim merasimini geçtikten sonra bizi ordan ayırdılar. Muhafız Alayı’nın iki bölük süvarisi, bir batarya topu var. Orada altı ay kurs gördük. O kursumuzu bitirdik. Zamanımız geldi terhis olduk.
           
            SİZLERE EZA CEFA YAPAN VAR MI?
            Çankaya’da durduğumuz vakit, her zaman Köşk’ün etrafını gezmeye giderdik. Erler için türlü türlü meyveler büyütmüş. Elma, armut, üzüm her türlü meyveden büyütmüş. Üç-beş çavuş gene Köşk’ün etrafına gittik. Fakat yaveri Ali Rıza Bey, bizi tenkit etti. Göndermemek istedi. Öbür taraftan gittik oraya.
            -Niçin göndermek istemedi sizi?
            -Bizi Köşk’ün oraya koymuyor. Gezmek için müsaade etmiyor. O vakit biz de öte taraftan vardık Köşk’ün etrafına. Bir çiçek bahçesi var. O çiçek bahçesinin yanında gezerken çıktı Atatürk. Gecelik elbisesiyle. Bizimle aynı çocukları gibi aşağı yukarı bir saat konuştu.
            - Oğlum, köylerinizde sizleri tenkit eden var mı? Size eza cefa yapan var mı? diye köy hakkında soruyor. Sonra:
            -Burada oğlum, sizin için elma, armut büyütüyorum, şeftali büyütüyorum.
            -Siz ne derdiniz Atatürk sorduğu zaman?
            - İyi, derdik. İyi derdik. Biz de tabi köyümüzün hali ahvalinden ona söylerdik. İyi olaraktan köylerimizi anlatırdık. Köylerimizin bahsinde kimseyi tenkit etmezdik. Sonra bundan önce bir tanesi anlatmış. “Köyümüzde bir ağa var, bize zulüm ediyor, bunun şerrinden bıktık” diye. Buna bu lafı söylüyor. Hemen o ağaya çok ağır bir ceza verdirmiş yani Atatürk o sözün üzerine. O vakit başımızdaki subaylar “Sakına Atatürk’e böyle kötü hadise söylemeyin” dedi bize..Biz de köylerimiz bahsinde kimseyi tenkit etmezdik.
           
             BUNLAR SENDEN KIYMETLİDİR BENİM İÇİN
            Sonra o elmaları söyledi bize. İçimizden bir çavuş:
            -Paşam, elmayı yemekten geçtik, bizim buraya gelmemizi istemiyor Ali Rıza Bey., diye söyledi
            O zaman hayret etti. Kalbine bir acı geldi. O yaveri çağırdı. Hemen yaveri yanına bırakmadı.
            - Sizin önünüzde mi oldu, ne dedi yavere?
            -Evet, ileri geri söyledi. Dedi ki:
            -Beni bekleyen bunlardır. Bunlar benim çocuğumdur. Bunlar senden kıymetlidir benim için. Beni muhafaza eden bunlardır. Sen nasıl kovarsın bunları. Demek ki nöbetçileri buradan kovacaksın. Hayınsın sen, dedi. Bağırdı, çağırdı ona. Daha bırakmadı onu.
            -Ne yaptı?
            -Herhalde Kars tarafına gönderdi. Başka bir yaver aldı yanına. Ondan sonra bize dedi ki:
            -O elmalardan yiyin. Sizindir. Ben burada sivilleri çalıştırıyorum. Onlara aylık veriyorum, dedi. “Bunlar benim evladımdır.” dedi. Eratı çok severdi. Her vakit gittiğimde onu görürdüm.
            Mesela, bazı vakit sefaretler (elçilikler) gelirdi ecnebi (yabancı) devletlerden. Mesela başbakan gibi, bakanlar gibi. Onlar geldiğinde o gecenin hükmü için bütün eratı çağırırdı. Yani muhabbete çağırırdı. Her eri orada oynatırdı. Milli oyun oynatırdı. Mesela Karadeniz sahili ne oyun yapıyor, onu yaptırırdı.
            -Sen hiç oynamış mıydın?
            -Ben zaten oyun bilmezdim. Yani yapamazdım. Bizim şu Halit Ağa’nın “Kel Ağa” vardır Muharremşah’tan. O çok güzel oynardı. Çifti telli oynardı. Atatürk’ün yanında oynadı yani.
            -İçer miydi Atatürk?
            -İçerdi.
            -Hayır, içkili taburlara gelmezdi.
 
ATATÜRK BİZE : “MERHABA EVLATLARIM!” DERDİ
            Atatürk geleceği vakit kışlanın önünde toplantı yapardı. Sorardı: “Merhaba Evlatlarım!” derdi. Ondan sonra hal-hatır sorardı. Konuşurduk yani.
            -O zaman hiç şikayet falan olur muydu?
            -Hayır olmazdı. O vakit öyle şey yok. Muhabbet var. Yalnız şikayet şu olurdu. Mesela Köşk’ün etrafına gidiyoruz gezmek için. Sade biz değil erler de giderdi. Gayet muazzamdı yani. Bir çiçek bahçesi vardı. Türlü türlü çiçekler vardı. Köşk’ün manzarasını görmek için erler gider, gezerdi. Bir tayı vardı orda Ona bakardık. Yani güzeldi tayı. Yüksekti. Onu seyrederdik. Sonra bütün arabaları orda. Garajı vardı orda.
            -Atatürk sizinle şarkı söyler miydi?
            -Hayır öyle bir şey söylemezdi. Onu duymadım ben.
            -Sizinle beraberken en çok neyi severdi?
             -Konuşmayı çok severdi. Güreşi severdi. Güreştirirdi. Ondan sonra oynardı. Oynamasına oynardı. Kalkar oynardı yani. “Bak, ben de oynuyorum” derdi. Her türlü oyun oynardı.
            Hani dışarıdaki devletlerden sefaretler geldi mi, mesela cumhurbaşkanı geldi mi o vakit muhabbet yaparlardı. Hatta bir akşam İngiliz Kralı kızdı (kadındı) o vakit, yani kızdın. Bütün erleri çağırdı oraya da toka yaptırdı erlere onunla. O gece sabaha kadar oyun yaptırdı erlere. Çalgıları vardı orda. Türlü türlü çalgıları vardı. Hepsi vardı yani…
             -Aşağı yukarı altmış tane er nöbetçi kalkardı, köşk’ün etrafını fırdolayı yani, sık. Nöbetçi kulübeleri buradan aşağı yukarı on-onbeş metre vardı birbirine..