FENER-İSMAİL AĞA TARLASI…

Zonguldak yöresindeki kömürün varlığının 1830-40’lı yıllarda saptanmasından sonra, Sultan Abdülmecit’in 1848 yılında çıkardığı bir fermanla, buradaki kömür ocaklarının işletimi, çoğunluğu Osmanlı uyruğundaki İngiliz bankerlerinin oluşturduğu “The Coal Company (Kömür Kumpanyası)” adlı bir şirkete verilmişti.

Böylece İngiltere, yıllığı 30,000 kuruş ile tüm havzanın işletimini kiralayarak, kömür havzamıza giren ilk emperyalist güç oluyordu.

Ancak, bu ocakların işletimi için, toprağın yedi kat dibine inip ölüme karşı direnecek, karanlık dehlizlerdeki kömürü yerinden sökecek işçiler gerekiyordu. Yörenin köylüleri yoksuldular, ekmek parası için her şeye katlanırlardı, ama maden ameleliği zor işti, deneyimsizdiler…

Bunun üzerine, İngiliz şirketi, yöredeki köylerden topladığı insanlardan beklediği verimi alamayınca, bu işe deneyimli insan gücü sağlamak üzere, Hırvatistan ve Karadağ’a yöneldi. O sırada ekonomik zorluklarla boğuşan Karadağ’da birçok genç bu işe heveslendi tabii. Bunların arasında, Ahmet Alija (Ali) Velovic de vardı.

Aslında Ahmet Ali, çevredeki bir maden ocağında aylarca çalışmış ve bu işi öğrenmişti. İngiliz şirketi onu hemen listeye aldı ve uzun bir deniz yolculuğundan sonra, Kozlu’daki ocaklarından birine gönderdi.

Kozlu’ya gitmek üzere bindiği gemi Stari Bar (Eski Bar) Limanı’ndan uzaklaşırken, tüm sevdiklerini ve doğup büyüdüğü memleketini geride bırakan Ahmet Ali için hasret günleri başlamıştı artık…

Ahmet Ali’nin gemisi Zonguldak’a vardığında, ormanın denizle birleştiği bu koyda, dumanı tüten birkaç kulübeden, tahta iskeleye yanaşmış bir-iki tekneden ve usul usul akan bir dereden başka hiçbir şey yoktu.

Ahmet Ali’nin düşlerinde hep ilerde kendi ocağını açma, bir ocak sahibi olma hayali vardır. Bir gün, o güne kadarki birikimi ve kayınpederi Ömer Efendi’nin parasal yardımlarıyla bu hayalini gerçekleştirme yoluna girer. Bir ihaleye (açık arttırmaya) katılır ve kendisi de inanamaz ama sonunda ihaleyi kazanır.

O tarihte, Zonguldak kömür havzasındaki tüm ocaklar, çoğu yabancı kökenli olan 124 işletmecinin elindedir. Ahmet Ali, bu bölgede, kendi ocağını açan ve işleten ilk Müslüman madenci olur. Zonguldak madencilik tarihini araştıranlar bu isme rastlayacaklardır.

Ahmet Ali iyi bir girişimcidir; Kilimli’de işletime koyduğu iki ocaktan sonra, Zonguldak’ta, Çaydamar ve Baştarla’da, yeni ocakların müteahhitliğini üstlenir. Artık, çevrede, Ocak Müteahhidi Ahmet Ali Ağa olarak adı geçmektedir.

Onun bu günlere nasıl geldiğini soranlara, güzel bir deyişi vardır Ahmet Ali Ağa’nın: “İyi ağaç kolay yetişmez; rüzgâr ne denli güçlü eserse, ağaç da o kadar sağlam olur.” Bu sözleriyle, o günlere öyle sanıldığı gibi pek kolay gelmediğini hatırlatırmış dostlarına.

Bu sıralarda, Zonguldak’ta bir şehirleşme hareketi başlamıştır. İlerde Acılık ismini alacak olan yerdeki düzlüklere direk ve kömür harmanları kurulmuş, yakınına ilkel bir lavuar, ardiye ve barakalar yapılmıştır. Gürcü Tepesi’nin çevresinde ve Üzülmez Deresi’nin denize döküldüğü sahile doğru tek tük de olsa bazı binalar yükselmiş, birkaç dükkân açılmış ve bu güzergâh üzerinde sanki bir çarşı oluşmaya başlamıştır.

Ahmet Ali Ağa’nın kazmacılıktan patronluğa giden serüveni sonucu Gazipaşa Caddesi üzerinde yaptırdığı üç katlı, ahşap evine taşındı.  Ahmet Ali Ağa, burada 1907 yılına kadar eşiyle ve çocuklarıyla huzurlu bir ömür sürdü.

1907 yılı, uzak diyarlardan yollara düşüp tüm bir sülalenin yazgısını yazan adamın, Ahmet Ali Ağa’nın ölüm yılı oldu. Doğum tarihini 1835 yılı olarak alırsak, demek ki 72 yaşında yaşama veda etmişti Ahmet Ali Ağa.

Ahmet Ali Ağa, ölmeden önce, mal varlığını çocukları arasında eşit bir şekilde paylaştırmak isterdi hep. Ancak, bu dileği dışında, hayatta yapmak istediği her şeyi gerçekleştirmiş olmanın huzuru içinde, bir gece çarşı içindeki evinde uyudu ve uykuda iken son nefesini verdi.

Ahmet Ali Ağa’nın iki kızı ve dört oğlu vardı. Yaş sırasıyla, Ayşe, Ali, İsmail, Necibe, Mustafa ve Süleyman Sırrı. Hepsi, 1934 yılında çıkan Soyadı Yasası’yla, memleket özlemlerini anımsatan bir soyadı aldılar: “Barlı.” . Ahmet Ali Ağanın ölümünden sonra İşlerin başına en küçük oğlu Süleyman Sırrı kardeşleriyle anlaşarak geçti…

Ahmet Ali Ağanın 3’üncü oğlu İsmail Ağa ise, 1940 ortalarına kadar şimdiki Fener Mahallesinin ilk sakiniydi. Deniz Kulübü’nün olduğu koyun adı da İsmail Ağa ismiyle anılırdı…

Eski planlarda şimdiki Fener’den, İnağzı’na kadar uzanan sahil kısmı da kapuz olarak tanımlanır. Kapuz; “Dar ve derin koyak ve içine girilemeyen sık orman” anlamına geliyor. Bağlık köyü eski bir yerleşim yeri olmakla birlikte, sahildeki koyların çevresi içine girilemeyen meşe, defne mersin ve dikenden oluşan sık ormanlıktır. Yani kapuzdur.

İsmail ağa koyu (Deniz Kulübü) ile Sehir Stadı arasındaki arazı Maden Müdürlüğü Planlarında “İsmail ağa tarlası” ve “İsmail ağa evleri” olarak görülür. EKİ 1940’dan sonra Fransız Mahallesi yakınındaki lojmanların yapımı ile başlar. Fener Mahallesini oluşturmaya. 1945 - 46’da EKİ Yönetimi İsmail ağa’dan satın alır buraları... A tipi, Deniz Kulübü, Tenis Kortu yapılır. Sonra da diğer EKİ lojmanları…

Ahmet Ali ağa’nın oğlu İsmail Ağa (Barlı), Doğuştan bir ayağı sakattır. İsmail ağa’ya, topal olduğu için Topal İsmail de denirdi. İsmail Ağa, İstanbullu Hayriye hanım ile evlendi; iki oğlu oldu. İsmail Ağa 1937 yılında hayatını kaybetti…

Haritada görülen (şimdiki Deniz Kulübü) Kapus (Kapuz) Koyu’nun üst kısmındaki arazi İsmail Ağa’nın yerleştiği yerdir. İsmail Barlı, Ahmet Ali adını verdikleri ilk çocuklarını 10 yaşında (1918’de) kaybetti. İkinci çocuğunun adı Kadir’di. Zonguldaklılar onu Tersane ve Fener arasındaki kayalığa yaptığı Kadir ağa anıtıyla da bilirler…

Düzenleme: Yüksel Yıldırım/ Zonguldak Nostalji

Kaynaklar:

Doğu Karaoğuz (Bir Zamanlar Zonguldak)

Ekrem Murat zaman (Makaleden alıntı)

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner228

TEYO EMMİ

Haberi Oku