Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı (ZOKEV), Şair-Yazar Osman Günay’ın yeni öykü kitabı “Kumdan Kadın” ve şiir kitabı “Fizan” için söyleşi ve imza günü düzenledi. Cumartesi günü TMMOB Maden Mühendisleri Odası Şube Lokali'nde gerçekleştirilen imza gününe; Vali Yardımcısı Mehmet Tevfik Emre, GMİS Genel Başkanı Eyüp Alabaş, EMEP İl Başkanı Ateş Türeli, EDP İl Başkanı ve Tüketici Hakları Derneği Şube Başkanı Ali Topaloğlu ile birçok sivil toplum örgütünün temsilcileri katıldı.
Söyleşinin moderatörlüğünü yapan ZOKEV Mütevelli Heyeti Başkanı ve gazetemiz yazarı Ahmet Öztürk, açılış konuşmasında şunları söyledi:
"HOKKADA MÜREKKEP GİBİ DURAN KALBİNE BANIP GELECEĞİMİZİ YAZMAYA ÇALIŞIYOR"
"Yağan karın yaşamı tükettiği kar ölüsü bir kentin akşamında buluşarak bir şairin, uçsuz bucaksız ovaya benzeyen iç dünyasında bir başka yolculuğa çıkacağız birlikte... Kimi zaman edebiyattan konuşacağız, kimi zaman sanatın başka dallarından, en çok da dünyanın hallerinden konuşacağız... Nereden konuşursak konuşalım, estetik duygusu başat kaygımız olacak her zaman. Sanatsal hazların doruklarındayken bile memleketi, kenti, yeraltı insanlarının hiç dinmeyen yorgunluğunu, yaşadığımız şu zor günleri düşünen bir yanımız hep eşlik edecek bize... Sevgili Osman Günay, böyle yapıtlar üretiyor çünkü... Şiirlerinde, resimlerinde, öykülerinde, ya da poetik yazılarında hangi duygunun peşinden koşarsa koşsun, ağır bir yorgunluğun militanı olarak, aşktan kalemini, hokkada mürekkep gibi duran kalbine banıp geleceğimizi yazmaya çalışıyor...”
Şair-Yazar Osman Günay da, katılımcılarla edebiyatın dışında hayatla ilgili görüşlerini paylaşmasının daha isabetli olacağını ifade ederek, şu şekilde konuştu;
"HAYAT SEVİNÇ VE UMUT VERİCİ DE OLSA, BAZEN İSTEMEDİĞİMİZ ROLLERİ ÜSTLENİYORUZ"
"Bir insan ancak yaşadığını duyumsarsa, onur duyabilir. Yaşamak, yaşamdan yana olmak demektir. Bu hayatta her canlının bir rolü var. Hatta cansız varlıkların bile... Günü geldiğinde, yorulduğumuzda oturma ihtiyacı hissettiğimiz bir taş, sırtımızı yasladığımız bir duvar, gölgesine sığındığımız bir yapı, bakış ufkumuza denk gelen bir dağ bile farkında olmadığımız halde bizim yaşam desteği olmuştur. Ama ne olursa olsun insan ve hayat ilişkisi hiçbir zaman reel boyutta ilerlememiştir. Hayat sevinç ve umut verici de olsa, bazen istemediğimiz rolleri üstlenmemize yol açmıştır. Tarih bize sürekli insanın etkin rolünden bahseder. Yaratan ve üreten insandan... Doğayı alt etmeye çalışan insandan… Kozmosun sınırlarını keşfetmeye çalışan, bu uğurda zaferler ve başarılar elde eden insandan. Sürekli etkinmişiz gibi görünüyoruz. Bu eylemlerimizin hepsi hayatı bilme keşfetme içgüdümüzle alakalı. Bilmemizin öğrenmemizin sınırı yok. Sokrates’in ünlü bir sözü vardır. ‘Hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şey bilmediğimi biliyorum, oysa bütün öteki insanlar bir şeyler bildiklerini sanıyorlar.’ Evet, ben ve sizler birbirimiz hakkında hala bir şey bilmiyoruz. Birbirimizle ilgili ve etrafımızla ilgili hatta dünyayla ilgili yetirince bilgiye sahip değiliz. En son dünyada nelerin olup bittiğini Wikilks belgeleriyle öğrendik... Ülkemizde Susurluk kazasıyla döküldü saçıldı ortalığa bilmediğimiz işler. Bu ülkede mağdur olan halkın yaşadığı bir sürü olayı yıllar sonra öğreniyoruz ki halkın kendisi için varolduğunu sandığı devletin özel yetkilendirilmiş kişileri tarafından yapılmış. Şimdi hepimiz şaşırıyoruz. Birkaç kişi çoğunluk adına karar verip uygulamaya sokmaya çalışmış."
"KORKUNUN VE KAYGININ EN ÖNEMLİ MANİVELASI BASKI VE ŞİDDETTİR"
"Demokrasi… En geniş yığınların karar alma ve katılımı sağlama yönetimidir. Gördük ki, bu bir aldatmaca. Demokrasi görüntüsüyle bu ülkede bir avuç kişinin aldığı kararlar uygulanıyor. Halkın kendi yazgısına sahip çıkmasını istemek en geçerli yöntem gibi görünse de doğru değildir. Bu bir plepsist yöntemdir. Geri tepen bir silahtır halkın çoğunluğunun verdiği çokluk kararlar. Çünkü bilgi ve öğrenme eşit dağılımı yoktur. Kim ‘ben biliyorum’ diyorsa, kendini kandırıyor. Çünkü insan ucu bucağı olmayan bir varlık. Dünyanın kozmostaki gizemi kadar hala bilinmez olarak karşımızda duruyor. Ama ilginç olan şu ki, insan olarak bütün bu özelliklerimize karşın, hem insanlık âleminde, hem de yaşadığımız dünyada eskisi gibi iradeyle hareket eden bir varlık konumunda değiliz. Her geçen gün, hem insanlar arasında hem de dünya karşısında daha çaresiz bir konumda olduğumuzu görüyoruz. Bundan iki bin yıl önce Epikros, ‘Zeka kaygıyı iyileştirmez’ diyordu. Aradan geçen zamana bakarsak, insan olarak hala kaygı ve endişe içindeyiz, hala korkarak yaşıyoruz. Geçmişe göre bilgiyi elde etme imkânı daha çok arttı, çaresiz bir durumda değiliz gibi görünüyor. Fakat öyle değil durum. Tüm dünya insanlığı korku ve kaygılarıyla bir arada yaşıyor. ‘Korku insan içindir’ denilse de, bahsedilen korku kişiye özel korkularımız değil, ortak olarak bize malolan korku ve de kaygılarımızdır. Korkunun ve kaygının en önemli manivelası baskı ve şiddettir, bilgisizlik ve cehalettir. İnsanı cehalete ve bilgisizliği sürükleyen ise insanların bilme duygusunu köreltmeye çalışmaktır. Bilgi insanın insan olmasını sağlayan en önemli etmendir. Zira bilgi arttıkça farkındalık artar. Duyarlılık oranının artışını da beraberinde getirir."
"İNSANI KAFASININ ÜZERİNDE SÜREKLİ SORU İŞARETİYLE DOLAŞAN BİR VARLIKTIR"
"Birbirimiz anlamaya birbirimize sahip çıkmaya çalışırız. Bilgi oranında eşitizdir bilgi oranında adalet vardır. Ve bilgi oranında özgürlüklerimizin bilincindeyizdir. Kazanılan her bilgi insanın algı kapılarını daha da genişletir. Bu bilgi sayesindedir ki aklın her konuda anahtar olduğuna inanırız. Ama eğer aklın yerine salt inanı koyarsanız. Bilgi ve bilgiyi elde etmenin bütün eylemleri devre dışı kalır. İnsanlık tarihine şöyle bir bakın. Korku insanlığın varoluşuyla birliktedir. İçine düştüğü hayata anlam vermeye çalışırken öğrendi bu duyguyu. Hayatın anlamını bulduğunda dünyayla ve insanla ilişkilerinde aklını devreye sokarak çözüm bulduğu ölçüde rahatlamıştır. Ama bu ilişkilerde çözüm bulamadığı zamanlar da korku üstün gelmiştir. Bana insanı tanımla deseler; ben insanı kafasının üzerinde sürekli soru işaretiyle dolaşan bir varlık olarak tanımlarım. Ama bugün insanın bilme ve öğrenme isteğini ortadan kaldıran insanlık durumlarıyla karşı karşıyayız. Ülkenin birinde ölmüş kralı elini pencereden halka sallayarak 45 gün memleket idare ettiğini biliyorum. Çünkü aklın yerine inanç koyulmaya çalışıyor. Sayesinde dünyanın bugüne kadarki, şu anki ve daha sonraki muhtemel hâlini düşündüğümüzde din ve tanrı bugünün icadı değil. İnsanlık tarihi boyunca vardı din ve tanrı. Vardı, ama din ve tanrı insanların daha insanca yaşamalarına mutluluklarına yönelik olması gerekirken korku ve hükmetmenin bir aracı olarak kullanılıyor. Tanrı korkusu tüm korkuların üzerine bindirilmiş korkunun efendisidir. Oysa tanrı korkmak için değildir. Etrafınıza bakın tanrı adına birbirin boğazlayan dünya kadar insan var. Yanı başımızdaki orta doğuya bir bakın. İktidar savaşını odağında dini hükümranlık ve korku aracı olarak ele alan kavrayan birtakım insanların, güruhun marifeti..."
"HAYATIN ASIL BAŞLANGICININ EMEĞE DAYANDIĞINI BİLMEK ZORUNDAYIZ"
"Evet, korku değerini üstesinden gelecek olan asıl güç emektir. Asıl manevi değerin emek olduğunu bilmeliyiz. En yüce değerin emek olduğunu, hayatın asıl başlangıcının emeğe dayandığını ve binyıllardır emek üzerinden varlık sürdürdüğünü bilmek zorundayız. Hayatın temel ilkesidir emek, kafa emeği ve kol emeği... Temel olan kol ve kafa emeğidir. Bu iki değerden daha üstün bir değer olamaz. Hayatın esas yasasının bul olduğunu bilmeliyiz. Tarihte bu iki değerin yerine koyulmaya çalışılan bir kan öbürü ise dindir. Devlet yaşadığımız toplumda bir örgütlülük olarak bir arada durma modelidir. Bu model üzerinden düşündüğümüz devlete esas olacak işleri yürütecek birilerin hangi esaslara göre seçileceğidir. Sanıyorum bu değerler üzerinden yürüyen bir siyaset var dünyada kan üzerinden inanç üzerinden ve de emek üzerinden... Toplum yönetimi hiyerarşik bir yönetimdir. Basamakları vardır. En üst basamakta duran devletin kişiliğini temsil eder. Ama bu kişilik temsili değil de barış için son ve en iyi umudun sınırlı devlet ve genişletilmiş özgürlüktür. Adalettir eşitliktir barıştır. Ülke yönetimine getirilen kişi temsili anlamda dahi olsa bulunduğu makamda toplumun en iyisi en bilgilisi konumuna doğru yükseltilirse bu gidişat sonuçta şeflik doğurur. Toplum örgütlenmesini en üst basamağında duran kişi konumu aslında yönetsel paylaşımın bir temsili değil aksine diktatörlüktür. Şeflik veya diktatörlük… Bu aynı zamanda yapılmış bir kişilik demektir. Yapılmış kişilikle ülkeyi yönetmenin sonucu diktatörlüktür. Halk bu konumda kendisi arasından seçilen bu kişiyi yani en üst basamakta duran kişiyi kutsamaya başlar. Ona karşı bir tapınç geliştirir. O kişi artık kendisin yalnızca tarih ve tanrı karşısında sorumlu hisseder. Bu ülkede bizim demokrasiyle seçildi zannettiğimiz ama gerçekte Allah’tan başka kimseden korkmuyorum Allah’tan başka kimseye hesap verme diyen cihetlerle yüz yüze geldik. Bu gibi kişiler giderayak ne yetki paylaşırlar ne de görev. Kendisini denetime tabi tutulmaz olarak görmeye başlar, kendini yalvaç hissetmeye başlar halkta bu yalvacın arkasında sürü pozisyonu alır."
"BİR İNSANIN SAĞLIKLI BİR GÖVDEYE SAHİP OLMASI İÇİN ZAMANA İHTİYACI VAR"
"İşin doğrusun söylersek asıl yalvaç olan şairdir. Şairlik bir tür ‘ileriyi örmek’ demektir. Hayal dünyasıyla insanları yaşadığı gerçeğin ötesine taşımaya çalışır, olmayan şeyleri olur gibi gösterdiğinden dolayı Kur’an-ı Kerim’de bile üzerine ayet vardır. Hz.İbrahim, elinde parlayan bıçağıyla, merkebin sırtında Moria Dağı’na doğru giderken, oğlu İshak’ı yeniden elde etme umudunu sağlayan sarsılmaz bir imge taşıyordu kafasında. Allah’ın isteğini evde de yerine getirebilirdi pekâlâ. Ama getirmedi, çünkü kendisini ve başkalarını inandırmanın işini ‘yüce’ bir yerde görmekten geçtiğini biliyordu. Bu nedenle ‘hayat anlamsızdır’ aforizmasında düğümlenen ‘absürtlük’ düşüncesi, bir nevi hayata karşı kayıtsızlık, kadere teslimiyet düşüncesidir. Bu noktada şair, absürtü trajik yapan taşın düşeceği olgusunu (Albert Camus) bilerek hareket eder ve o şair ki, yaşamanın anlamı olan aşkı ebediyen talep eden kişi konumunu mutlak sürdürür. Çünkü şiir imgenin gösterdiğine mutlak teslimiyettir ve şair de bu teslimiyetin acıyla uzlaşan şövalyesidir. Bir insanın sağlıklı bir gövdeye sahip olması için zamana ihtiyacı vardır. Bu zaman içinde eğitim olmalı, entelektüel gelişme de olmalı, toplumsal işlevler için de olmalı akraba ve dostlarla ilişkiler içinde olmalı, beden ve kafa gücünü özgürce kullanabilme hatta camiye gidecek zamanı bile olmalı insanların... Eğer halkın içinden namuslu bir adam çıkarsa, kurtulmak için bunu iyi değerlendirelim demek diktatörlüğe yol açmak demektir. Krallığa gider bu tür girişimler. Sorun iyi ve ahlak sahibi insanları yetiştirecek bir toplu modeli uygulamaya koyulmasıdır." Günay, konuşmasının ardından katılımcılardan gelen soruları cevapladı ve kitaplarını imzaladı.
Öznur GÜNEŞ