Kültür - Sanat:
Unutulmuş bir Zonguldaklı yazar: Mustafa Kıçkı (Berati)

 Unutulmuş bir Zonguldaklı yazar:

Mustafa Kıçkı (Berati)

SergiOdası’nın bir haberi düştü mailimize. Tam haberi okuyup, derleyip düzenleyip gazeteye aktarmaya hazırlanırken bir de baktık satırların arasında bir şoförden bahsediliyor; Mustafa Kıçkı (Berati).

Şöyle bir düşündüm…

Zonguldak’tan çıkmış ve pek adı sanı duyulmamış yazarları bulup keşfetmede gerçekten büyük bir başarı göstermiş olan bizim edebî şahsiyetler her nedense Mustafa Kıçkı’yı es geçmişlerdi…

Her neyse;

İşte ben merak ettim ve bir sahafın web sayfasında hakkında yazılmış ya da sahafın yazdığı şu satırları buldum, aynen köşemize alıyoruz:

"Şoför Milleti"

“İstikbâl göklerdedir denildiği halde; şoförü olsun, muavini olsun, istikbâli tozlu, sisli ve binbir tehlikesi bulunan karayollarında aramaktadırlar. Şu yalan dünya bâki kaldıkça ne yollar biter; ne şoförlük son bulur ve ne de muavinlik… Ancak ömür biter, ömür tükenir…”

Sahaflarda bir kenarda kalmış, keşfedilmeyi bekleyen eski ve ilginç kitaplardan biri 1967 yılında Zonguldak'ta basılmış ve memleketin en kapsamlı şoför kitabı; Şoför Milleti.

Şoför Milleti

Yazar: Şoför Mustafa Kıçkı (Berâti)

Baskı: Bingöl Matbaası, 1967, Zonguldak

Kapak kompozisyonu: Cemal Toker

Zonguldak’ta bir şoför; Mustafa Kıçkı. Mesleğinin çok gözde olduğunu, birçok filme, romana ve şarkıya konu olduğunu ancak hakkında hiçbir kaynak olmadığını görüyor. Bunun sonucunda, 60’lı yılların ilk yarısında bir kitap hazırlamaya başlıyor. Bu kitabı hazırlarken, birçok yere seyahat ediyor, hikayeler dinliyor. Efsaneleri bir araya getiriyor, şiirler-fıkralar yazıyor ve memleketin en kapsamlı şoför kitabını kaleme alıyor.

On bir bölümden oluşan kitap, otomobilin icadı hakkında bilgiler ile açılıyor. Fütürist bir bakış açısıyla otomobillerin ihtiyaçtan doğan bir sanat “sanatın teknik yönü” olduğuna değiniyor. Aya ayak basılmasına iki yıl kalmışken şu tahminde bulunuyor: “İnsanoğlu, yarın bir gün Ay’a ve Yıldızlara yeni icatları olan fezâ gemilerine binip göç etmeye başlarsa, hiç şaşmamak lazım!...”

 “İstanbul’da tam 39.360 motorlu nakil vasıtası var!..”

Sonraki birkaç sayfa ünlü insanların bilim ile alakalı özlü sözleri; eskiden batının barbarca uyuduğu, Türklerin bilimde ileri olduğu, sonra bunun tersine döndüğü ile alakalı öz eleştiri bölümü var. (hayatının bir döneminde bu cümleyi duymayan-kurmayan kalmamıştır zannediyorum)

Nerdeyse buharın keşfinden itibaren (yazarımız otomobilin icadını “Arşimed” ile başlatmış çünkü) ilk Fransız arabasının kullanışsızlığına kadar (dünyanın ilk şoförü bu ilk otomobilin mucidi “Fransız binbaşısı Nikolas Cuğnot”) en asgari bilgileri ediniyoruz. Otomobil mevzusunun Türkiye’deki gelişimini de yazarın kendisinden kısaca: “Bizde de 61’den sonra; otomobil sanayiince bazı kıpırdanmalar olmuştur. Şöyle ki: İstanbul’da birkaç yerde otomobil montaj fabrikası kurulmuştur… …Eskiye nazaran bir arabadan yüzde 40 kâr sağlanmaktadır. Bundan başka; bir de Eskişehir’de D.D.Y. Fabrikası'nda hemen hemen bütün aksamı yerli malı sayılacak nitelikte, dört adet (Devrim) marka taksi imâl edilmiştir. Bu güzel ve hayırlı işin devamını temenni eder Türk milletine uğurlu olmasını niyaz ederiz.” dinledikten sonra daha kişisel, keyifli şeylere geçiyoruz:

Türkiye’deki İlk otomobil, ilk şoför

Mustafa Kıçkı’nın Merhum Şoför Kadir Baba’dan bizzat öğrendiğine göre Türkiye’de otomobil tarihi başlangıcına ait iki efsane var: 31 Mart Vakası vuku bulduğunda Hareket Ordusu şehre girer. Ordunun “Nakliye ve Mekkâre Bölüğü’nde” evvelinde kimsenin rastlamadığı altı vasıta, halkın hayretini kazanmıştır. Bunların dört tanesi üçer tonluk kamyon, diğer ikisi “Hoşkis” marka zırhlı taksidir ve şoförleri de Cezayirli Müslüman Arap Mehmet Ali ve İsmail!

İkinci efsane ise: Fransız hükümeti Sultan II. Abdülhamid’e Reno marka bir araba hediye etmiş. Sultan arabayı Fındıklı taraflarında tecrübe ettikten sonra evvela Şâle Köşkü’nde bir kuytuya gizletmiş. Sonra da Selanik’e sürülmesine yakın, bu otomobili kapalı bir fayton içinde gizlice Osmanlı topraklarından çıkartmış.

İlk ehliyet kursları

Memlekette şoför kursları ilk olarak ordu içinde; Türk-Avusturya işbirliği ile 1914/15 yılında “Makine Terbiye ve Penniye Bölüğü Şoför Kursu” adı altında kurulmuş ve birçok mezun vermiş. Dört yıl sonra Amerikan işbirliği ile sivil bir kurs kurulmuş ve hızla artan rağbet karşısında üç okul daha açılmış: “Pangaltında Mehmet Ali beyin, Şişlide Selâhaddin Beyin; ve bir de bugüne kadar şoför yetiştirmekte devam eden Tevfik-Fikret Kardeşlerin açmış oldukları okul.”

Devlet büyüklerinin kullandığı araba markaları ve ilk şoförlerimiz

İstanbul’daki ilk seyrüsefer, yani trafik polislerinin İhsan, Haşim ve Muzaffer Beyler olduğunu öğrendiğimiz kitapta yazar, ünlü simaların kullandıkları arabaları şoförleriyle araştırıp nakletmiş, ilgi çeken bazıları şöyle:

-          Enver Paşa’nın arabası (Benz), ilk şoförü Mustafa Abbas, sonraki şoförü yukardaki efsanelerin kaynağı Kadir Baba.

-          Şehzade Abdürrahim Efendi’nin arabası (Fiat), şoförü Sarı Bekir.

-          Kazım Karabekir’in arabası (Mercedes), şoförü Kel Abbas

-          Gazi Mustafa Kemal’in arabası (İngiliz Ford), ilk şoförü Üsküdarlı Kel Mustafa, son şoförü Edirneli Muzaffer.

-          Kazım Obay Paşa’nın arabası (Buick), şoförü Erzincanlı Kara Mehmet.

-          Mareşal Fevzi Çakmak’ın arabası (Benz-Mercedes),  şoförü Arap Hakkı.

-          İsmet İnönü’nün ise (Chevrolet) arabasının şoförü Komiser Muhtar Efendi, (Fiat) arabasının ise Bebekli Sami.

Şoförlük nedir? Nasıl olunur?

“Tüm meslekler içinde en fazla arzu ve heves edilen bir sanat kolu” olan şoförlüğün çocukluktan gelen bir arzu olduğunu düşünen yazar Mustafa Kıçkı, çocukların buldukları her yuvarlak cismi direksiyon belleyip araba taklidi yapmalarını da buna bağlıyor. Hatta ebe olan büyük annesinin anlattıklarından güç alarak bu şoförlük arzusunun, doğumdan da evvel başladığını söylüyor. Bazı kadınların içinde şoförlük aşkı olduğunu söyleyen Mustafa Kıçkı, onları da(!) kabullenmek gerektiğini söylüyor: “Bayan mayan; O’da bizden değil mi be bilâder!?.”

İlk adım: Muavinlik

Ortaokulu, liseyi bırakıp da şoförlüğe soyunan bu otomobil âşıkları, 18’lerine kadar muavinlik yaparlarmış. Muavinler, çalıştıkları yerlere göre üçe ayrılırmış:

Taksi duraklarındaki muavinler: Bu muavinler sabahın erken saatlerinden akşamın son seferine dek görev yerinde olmalı. Kişi başına 5 ila 10 arabanın düştüğü muavinliğin görevlerine gelince: Seferden dönen arabaların tozlarını almak, içlerini süpürmek ve ufak tefek tamiratları yapmak. Her şoförden gün sonu 2,5 lira yevmiye alan muavinler, arabaları park yerine sokup çıkarırken, yağlarını, lastiklerini değiştirirken şoförlüğü de öğrenmiş olur. Bunun üzerine bir de son seferin ertesinde şoförler ile birlikte direksiyon alıştırmaları yapan muavinler, alaylı yoldan sınava hazırlanır.

Otobüslerde yetişen muavinler: Muavinler genellikle mal sahiplerinin ya da şoförlerin yakın akrabaları olur. Konuşmasını bilen, tahsilli ve yakışıklı oğlanlardan seçilir. Görevleri yaşlılara ve engellilere yardım edip, tüm müşterilerin isteklerini yerine getirmek olan muavinlerin son görevi de, varılacak yere ulaşıldığında herkesten evvel atlayıp, cevval bir kuvvetle tüm bagajları, kırıp dökmeden beş dakika içinde sahiplerine teslim etmektir. Tipine ve konuşmasına bakılmadan yalnızca dayanıklı olması beklenen şehir içi otobüs muavinlerinin görevi de şoförün her türlü emrinin üstüne bir de biletçilik yapmaktır.

Kamyonlarda çalışan muavinler: Bu muavinler diğerlerinden pek farklıdırlar. Kamyonların doğru yüklenmesinden, yol boyunca –özellikle araç yeniyse- şoförün kamyonu sağa sola sürtmemesinden sorumludurlar. Özellikle kış günlerinde, en çok çileyi yine bu muavinler çeker: Takozlardan, zincirlerin takılıp çıkarılmasından onlar sorumludur. Ayrıca dağ başında arıza yapan kamyonu, şoförü yardım bulmaya gittiğinde günler, gecelerce beklemek yine bu bahtsız muavinlerin görevidir.

En iyi şoförlerin kimsesiz çocuk muavinlerden çıktığını söyleyen yazar, yaz kış muavinlik yapan, geceleri arabaların arka koltuklarında yatan bu evsiz çocukların, şoförlerin aşırı gayreti ve yardımıyla kısa sürede mesleğin en iyisi ve ünlüsü olup çıktıklarını söylüyor.

“Şoför Milleti diye damga vurulup yafta takılan bu cefakâr sanatkârlar zümresini inceleyecek olursak” şeklinde başladığı dördüncü bölümde yazar, şoförlerin cemiyet hayatını inceliyor. Şoförlerin birlik ve beraberliğinden, cenaze ve evlilik merasimlerine gösterdiği önemden bahseden yazar particilik konusunda uzun uzun duruyor: “Parti münakaşalarını güle güle birbirlerini rencide etmiyerek ve ikna yoluyla yaparlar. Yani müfrit değillerdir. Hiçbir şoför bir diğerini başka partiden olduğu için tenkit edip kınamaz.”

Kitapta ayrıca tecrübeli şoförlerin genç şoförlere öğütleri, anayasada şoförlükle alakalı yasalar ve şoförlerin devletten beklentileri bulunuyor. Kitapta yer alan, Mustafa Kıçkı tarafından yazılmış onlarca fıkra, enteresan hikaye ve hece vezninde şiirlerden seçmelerle bu yazı noktalanırken; sahaflarda “Şoför Milleti” ile karşılaşanlara, mutlaka bir göz atmaları tavsiye edilir:

“Argoyu biz icat ettik; yeni yeni kelimeler de icabında icat etmekteyiz!.. Bazan küfür edebiyatına da bir şeyler ilâve etmek lütfunda bulunmaktayız!..”

 

SATAR BİLETİ

Okulumuz garajdadır;

Muavinimiz bagajdadır;

Trafiğe saygımız var.

Ördeğimiz virajdadır!

x     x     x

Ford’tur takamın markası,

Chavrolet’nin fiyakası;

Hızlı gittik enselendik,

“AF”tır onun pilâkası!

x     x     x

Otobüslerin sefası,

Kamyonun açık havası,

Ne hoş olur müşterinin,

Yaz günü dolmuş tavası!..

x     x     x

Hususiye helâl yollar,

Şoförün boynunda kollar,

Koskoca yola sığmaz,

Çarpmak için bizi kollar!..

x     x     x

(Berâti) şoför milleti,

Çekilmez kışın zahmeti,

Ahrete yolculuk çıksa;

Yolcuya satar bileti!..

 

Ani Gelen Sel

 

Malatyalı Şoför Dede ile, muavini Ömer Öner, Zonguldak’da çalıştırılmak üzere getirmeye gittikleri Çaylıoğlunda maden işçilerinin gelmelerini beklemek için, arabalarını köprünün yanına çekip beklemeye koyuldukları bir anda, aniden patlak veren müthiş yağmur neticesinde meydana gelen büyük bir selin, arabadan kaçmaya dahi fırsat bulamayan Şoför Dede ve Ömer’i arabaları ile önüne katıp, alıp götürmüştü…

İki gün sonra, bir öğlen üzeri felâketzedeleri aramaya çıkanlar tarafından, iki kilometre Çaylıoğlu köprüsünden uzak bir yerde, büyük bir ceviz ağacının üzerinde baygın bir vaziyette Ömer Öneri buluyorlar. Ve derhal hastaneye kaldırıyorlar.

Şoför Malatyalı Dede ise maalesef bu güne kadar ne kendisi, nede cesedi bulunamamıştır!..

 

Öldüren Çember

Büyük Çekmeceden kum çekmekte olan Kâzım, idaresindeki Ford marka bir kamyon ile İstanbula gelmekteyken, ön sağ taraftan gelen bir gürültü neticesinde derhal fren yapıp duruyor. Kendisi ve muavini hemen arabadan iniyorlar ve ön tarafa geçip arabayı kontrole başlıyorlar.

Neticede ön sağ cantın çemberinin fırladığını anlıyorlar. Muaviniyle birlikte sağa sola ve yol boyunca 15 dakika kadar arama yaptıkları halde, çembere bir türlü rastlayamıyorlar!.. Nihayet son ümitleri olan tarlaya doğru uzanıyorlar. Hemen hemen 50 metre kadar tarlanın iç tarafında varmış oldukları bir anda, şoför Kâzım ve muavini sanki oldukları yerde mıhlanıp kalıyorlar.. Çünkü gördükleri olay, çok müthiş bir şey!..

Maalesef aradıkları çantın çemberi, lâstikten fırlamasıyla tarlada çalışmakta olan, bir köylünün başını uçurup, cesedin üzerine düşüp kalmamış mı?

 

Mayk Hammer Bulabilir

Amerikanın Ford mümessillerinden biri Türkiye’ye turist olarak gelmiş idi. İstanbul’dan Ankara’ya gidinceye kadar yüzlerce kamyonun, şoför mahallinin üzerindeki yazılara takılıp kalmıştı.. En fazla nazarı dikkatini “Maşallah” ile “Allâha Emanet” yazları çekmiş olacak ki, Ankara’ya vardığında arabasını çektiği ilk benzin istasyonunda arabasının ikmali yapılırken, kendiside orada bulunan otobüs ve kamyon şoförleri ile hasbıhale başlamıştı bile…

Şoförlere merak sahikası ile soruyordu:

-Memleketinizde haddinden fazla otomobil var! Bilakis İstanbul’da… Şoför Recep hemen cevap verdi:

-Öyledir mister! İzmir ve Ankara’da da çoktur.

Amerikalı biraz daha konuştuktan sonra asıl mevzuya temas ederek, öğrenmek istediğini sordu:

-Şuna kâni oldum ki; Türkiye’de en büyük iki şirket var; biri Maşallah, diğeri de Allâha Emanet.. Beni bu şirkete götürün de sahipleri ile tanışayım. Belki firmamızdan bir istekleri bir dilekleri vardır.

Orada bulunanlar vaziyeti anlamışlardı. Recep matrakla:

-Mister biz 40 senedir şoförüz, o şirketlerde senelerce çalıştık, fakat sahiplerini ne görebildik, nede bulabildik!.. Belki sizin Federal büro ile Mayk Hammer bulabilir.

(Sermet Aksu)

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner234

banner236

banner228

İrfan Yalçın son kitaplarını imzalıyor

Haberi Oku