MAMAK İŞKENCEHANELERİNDE

12 EYLÜL KADINLARI…

 

12 Mart faşist cuntasının “Ziver Bey köşkü” Sosyalist-Devrimcilere yapılan işkencelerle ne kadar meşhursa, 12 Eylül faşist darbesinde de Ankara da Mamak ve DAL(12 Eylül askeri darbesinden sonra siyasi tutsakların uzun süreli gözaltı dönemlerinde tutuldukları garajdan bozma ünlü işkence merkezi) , İstanbul’da; Gayrettepe polis merkezi, Metris, Davutpaşa ve Selimiye kışlası ve özellikle Diyarbakır cezaevi de Sosyalist Devrimcilere yapılan işkenceleriyle meşhurdur.

12 Mart ve 12 Eylül muhataplarından olduğum için özellikle İstanbul’daki bu işkence yuvalarını iyi bilirim, özellikle de Gayrettepe polis merkezini.

Tabii işkencehaneler sadece bu adı anılan yerlerle sınırlı değil. Türkiye’nin tüm illerinde ilçelerinde böyle işkencehaneler mevcuttu.

Örneğin Zonguldak-Gelik/Esenler polis karakolunda 12 Eylülün hemen sonrası polisin yaptığı operasyonlarda onlarca devrimci gözaltına alınıp hepsine de sistematik olarak işkence yapılmıştı.

Gelik’te ki bu işkencehane sonradan Türkiye Komünist Partisi (TKP) ‘nin sesi Radyosu tarafından deşifre edilince karakol kapatıldı. 

Türkiye Cumhuriyeti Tarihini sadece Resmi tarihten ibaret sayan ülke insanları ülkenin olumsuzluğa sürüklendiği bu günkü gibi koşullarda genelde hep sorarlar “bu ülkenin Yurtseverleri, Sosyalistleri, Devrimcileri nerede?” diye.

Düşman her saldırdığında yok ettiğini sandığı emek dostları düşmana inat tohumlarından hep yeniden fışkırdılar.

Soldan-Sosyalistlerden bu kadar çok korkan devlet ve devleti yöneten iktidarlar, bunların hepsi de ortak düşmanları Solcular- Sosyalistler olunca kendi aralarında ki çelişkileri bir tarafa bırakıyorlar.

Kısacası ülkeyi yönetenler, Sosyalistlerden, Devrimcilerden hep korktu ve korkuyor da bunların bu korkusunun yakın tarihte ki örneği “Hayat kurtarma operasyonları” adı altında devletin cezaevlerinde yatan onlarca devrimciyi katletmesidir.

Yani devlet Solculara-Sosyalistlere cezaevlerinde bile yaşam hakkı tanımadı tanımıyor.

 İşte bunlardan birini günümüzde yaşıyoruz. İşten atıldıkları için 152 gündür ölüm orucunda olan iki yiğit insan: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça…

Yanlış anlaşılmasın bu kadar yok ediliş karşısında devrimci sosyalistlerin dert yanmaları gibi bir şey söz konusu bile değil. Bu bir kavga kavganın adı da “Emek-sermaye kavgası”.

Gücü elinde tutanlar tabii ki fırsat bulduklarında nefes aldırmayacaktır, düşmanın görevi bu.  Bu yaşananlarla ilgili yayın, müzik, sinema, resim vb. sanat dallarında yapıtlar çok az. Bu nedenle bu eserlerden çok değerli gördüğüm bir eserin bir anı bölümünü sizlerle paylaşmak istedim.

Kitabın adı “UnutaMAMAK.12 EYLÜL Kadınları”

Kitap o dönem Mamak’ta tutulan Devrimci Kadınların anılarının paylaşımından oluşuyor.

Bu öykülerde yer alan kadınlar da, Devrimci mücadele içindeydiler.

Onlar;12 Eylül faşizmi yaşanırken Mamak askeri cezaevinde yaşanan tutsaklık günlerinde en karamsar zamanlarda ve ortamlarda bile gülebilmek, başını dik tutmak, umudu yeşertmek ve hiç yitirmemek gerektiğini, mücadelenin hayatın her alanında sürdüğünü ortaya koydular. Kendi hikâyelerini tarihe eklediler.

İşte tarihe eklenen bu anılardan birkaç satır…

 

”YARENİM AY/Ayfer Arısoy Kantaş..

81 in Ocak ı. Otuz yıl önce gençliğimizin söndürülmeye, soluğumuzun kesilmeye insan olduğumuzun unutturulmaya çalışıldığı o günlerdi…

Koğuşta çok yakın bir arkadaşım hamile, karnı burnunda, doğurdu doğuracak. Dokuzuncu ay, zor ay. Zamansız gelen kramplar, gece uykusuzlukları, huzursuzluklar. Yinede tutsak ananın solgun yüzünde her şeye rağmen o kutsal pırıl pırıl ifade. Kısa bir süre sonra “İNANÇ” bebek doğuyor. Bir kadın polisin kucağında, koğuşa getirildiğinde henüz üç günlük. Pembe battaniyesinde küçücük bir bebek. Koğuşta çıt yok, ta ki ilk ağlama sesine kadar. Herkes şaşkın, ne yapacağını bilmiyor. Yerimden kalkıyor ve ona yaklaşıyorum. Battaniyesinin içinde kıpırdayan minicik ellerini görüyorum. Babası da yakın arkadaşım olduğu için mi nedir, daha bir seviyorum İNANÇ ı. Ve hemen o kaygılı sorular aklıma takılıyor. Burada nasıl yaşar? Peki ya dışarıda? Gözlerimden yaşlar boşanıyor, minik ellerini tutamadan yanından uzaklaşıyorum. Koğuşun en kuytu yerine çekiliyorum. İNANÇ ı uğurlamaya gücüm yok!

Ondört yıl sonra İnançı bir genç kız olarak gördüğümde anasının sütle dolan memelerinin sancısıyla nasıl kıvrandığını, kıvranmasının asıl nedeninin gönül acısı olduğunu, her emzirme zamanı geldiğinde bu gönül acısıyla ağladığını, uzak gecelerdeki bebeğine yüzlerce kez ninniler söylediğini, bebeğini ne kadar sevdiğini, ne çok özlediğini anlatmak istedim, anlatamadım. Bu kara dönem anlatılmalıydı ki gelecek kuşaklar İNANÇLAR faşizmi tanısınlar, bilsinler. “