Yıldırım Özener; Zonguldak’ta doğup büyümüş, şimdi ise çok uzaklarda yaşayan bir Zonguldak sevdalısı. Ara sıra Zonguldak'a gelip hasret giderse de kalbi her zaman Zonguldak’ta atıyor.

Kendisi sizlere, özellikle Zonguldak Nostalji sayfa ve gazete köşesinden dolayı hiç yabancı değil. Gönderdiği nostalji yüklü kısa makaleleri yayınlanmış bir yazarımız.
Bu sefer hazırladığı uzun bir hikayesini yollamış. Böyle bir güzelliğin paylaşımını bize bırakması çok ince bir davranış, kendisine teşekkür ediyorum. Uzun olması sebebiyle bölümlere ayırdık. İkinci bölümünü paylaşıyorum…
 
NOSTALJİDE YAŞAM…
 
BÖLÜM-2
 
Baklava baklava kesilmiş pembe renkli kızamık şekerlerini çok sevdiğimi de bildirdi. Nereden bulur, satın alırdı bilmezdim. Uzaktan gülerek her salladığında, sevinçle koşup boynuna atılır, sıkıca kucaklardım o kaslı bedenini... Ben, baharatlı kızamık şekerlerini iştahla yerken, o yüzünde tatlı tebessümle, kenardan öyle memnun beni izlerdi...
Bazen keyfi yerinde olduğunda bahçeden kopardığı çimenleri iki elinin baş parmakları arasında sıkıştırıp üfler, düdük gibi çalardı
-aaa??  nasıl çalıyorsun?  dememi beklerdi sanki.
Yanından hiç ayırmadığı kemik saplı, paslanmış köylü çakısıyla, akasya ve defne dallarından kesip yontup yaptığı düdükler, benim en sevdiğim oyuncaklarımdı...eline aldığı dalı dikkatle yontup şekil veririken, ben dizinin dibinde meraklı gözlerle nasıl yaptığına bakar, çarçabuk bitirmesi için sabırsızlanırdım. Bitirdiğinde biraz kendisi çalar, sonra gülerek bana uzatırdı…
Çoğu zaman insanlardan uzak bir köşede, kendi dünyasında yaşar, kimseye bir zararı olmazdı. Elinden hiç düşürmediği ikinci sigarasını, evin sakin bir köşesinde; güzel havalarda ise genellikle dışarıda, yan bahçedeki o büyük kestane ağacının altında, gözleri yarı kapalı, keyif alarak içerdi.
Sigarasının külünü uzatmayı nedense alışkanlık edinmişti. Nikontinden sararmış işaret ve orta parmaklarının uçları arasında sıkıştırdığı sigarasını, dudaklarında hareketsiz içerken, sigarasının tütünü yer çekimine inat; uzardııı... uzardııı…Ben, göz ucuyla bakar, külünün ne zaman düşeceğini merakla beklerdim. Düşmeye dursun, baygın gözleri birden açılır, bir an göz göze gelirdik. O an, suçluymuşum gibi gözlerimi bakışlarından kaçırır, başka bir şeyle meşgul olurdum. O ise bir sigarasına, bir yere düşen külüne bakar, huzursuz olurdu.
Sigara içerken rahatsız edilmekten hiç ama hiç hoşlanmazdı. Kaşlarını çatar, tepki verirdi. Evin içinde külünü düşürürse, annanem ağlamaklı sesiyle ‘ahhh yakıcan oğluummm bu evi ’ diye avazı çıktığı kadar bağırır, bağırması dış kapılardan duyulurdu. O, hiç oralıksız, gözleri yarı baygın kapalı... düşünceleriyle başbaşa, hayatta tek zevk aldığı şey olan ikincisini tüttürmeye devam ederdi.
                                                                 ****
O, benim bir başka sevdiğim, sigara kokusuyla anımsadığım tek dayımdı. Dayım, amansız sara hastasıydı. Nöbeti geldiğinde birden olduğu yere taş gibi düşer, bayılırdı. Anneannem yakınındaysa feryat ederek aceleyle yanına koşar, daha yere düşmeden o kaskatı kesilen koca vucudu yakalamaya çalışırdı. Bir başkası yakındaysa yardıma koşar, beraberce yere yatırırlardı. Annanem her defasında dayımın kasılan ellerini ana şevkatiyle tutarken, gözlerinde yaşlar dualar eder --tü...tü...tüü...dayımın yüzüne üfürürdü.
Dayımın, uzun süre nefessiz kalmasını, ağzındaki köpükleri, moraran yüzünü ve çakmak çakmak bakan sabit gözlerini gördüğümde, hem korkar hem de yüreğim dağlanırdı. Sessizce yanından uzaklaşır, perdeleri her zaman kapalı loş misafir odasındaki, çarşaflarla örtülü koltuklardan birisinin arkasına kıvrılır, uzun bir süre ortalıklarda görünmez, kendimce dualar ederdim. Dayımın, bu haliyle kendisini kimsenin görmesini istemediğini düşünür, belkide bu yüzden dayımın o an yanında bulunmaz, orayı terkederdim. Bir zaman sonra tekrar ayılıp kendine geldiğinde, yüzünde yine o gülücükler sanki beni arardı etrafında… Yüreğimde ki o tarifsiz sevinçle, hayata yeniden başlıyormuşuz gibi sarılırdım, çok sevdiğim dayımın boynuna…  
O benim iyi kalpli, çelik gibi kuvvetli biricik dayımdı.




Ben, annem ve dayım, Zonguldak-Fenerdeki evimizin arka bahçesinde, hanımeli ve papatyalar arasında 1958
 
Bakırköy kırmızı şebboy sokakta, halk evine komşu, üç katlı, iki kubbeli, göbeğindeki muhteşem cumbasıyla sevimli, ahşap bir Osmanlı köşküydü. Yaz tatillerinde Anneannemin, önceleri birinci, sonraları en üst katında oturduğu, teyzemlere ait, evvelce Tevfik Ebuziyanın (*) oturduğu söylenen bu köşke, yaz tatillerinde Zonguldak’tan bir gün süren yorucu bir yolculuktan sonra, yaz tatili için gelirdik. İlk önce biricik dayımın nikotin kokan boynuna atılır, her zaman biraz sakallı yanaklarından öperdim. Yaşımın küçük olmasına rağmen, o gün olmasa, ertesi günü annanem ‘hadi oğlum dayını yarın beraberce sakal traşı ediverelim’ dediğinde, dayımın gözlerinin içi nasıl da gülerdi. Ertesi günü, kahvaltıdan sonra hazırlıklar yapılır, dayım alçak tahta tabureye oturur, annanem bir tas sıcak su ... hacı şakir sabunu, fırça ve atom jiletle tıraşına başlardı. Annanem dayımın sakal tıraşını yaparken, ben de bir yandan dayıma bir şeyler anlatır uzun uzun dayımın sakal traşını yapardık. Sakal tıraşı kesintisiz bitmezdi. Muhakkak bir yerini keser kanatırdık.  Dayım fazla konuşmazdı.  Çıplak omuzlarında havlu, küçük tuvaletin önündeki taşta, taburede öyle suskun otururdu...
-Dayı sağ yanağını şişir…
-Sol yanağını…
-Dilini alt dudağının arkasına getir dayı…  
Bir türlü beceremez, dili birden dışarı fırlardığında, beraberce kahkahalarla gülüşürdük. Çene çukuruna gelince traş etmemiz zorlaşırdı. Bugün bile, dayımdan bana miras çene çukurumu traş ederken, kendisini gülerek ve rahmetle anımsarım.
Dayımın sakal traşı nihayet bittiğinde, sağ elini usulca yüzünde gezdirir, traşını kontrol ederdi ama hiç bir zamanda şurası olmamış demezdi. Kesipte kanattığımız yerlere ufak ufak yırttığımız gazete kağıtlarını yapıştırırdık. Merdiven başındaki tuvaletin bir köşesindeki teneke leğende, evvelden ısıtılıp hazırlanmış bir kazan sıcak suyla yıkandıktan sonra, kalın çizgili bol pijamalarını giyer, cumbanın önündeki yüksek tahta sedire bağdaşını kurar, keyifle ikincisini yakardı.
                                                           ****
Bakırköy’de yaz günlerinin ilk ışıklarında, yer döşeğindeki yatağımdan genelde hep annannemin, ahşap köşkün penceresinden o kocaman meydana bağırmasıyla uyanırdım.
-Pohçacıı... Pohçacııı... oğlum, dört tane peynirli pohaça ...  üç tane de simit, gevrek olsun emi....
Her zaman pencerenin dibinde hazır bulunan, sicime bağlı, içi güneşten sararmış gazete kağıdıyla kaplı, hasır sepete bozuk paraları koyar, kubbenin meydana bakan küçük penceresinden, sepeti döneee... döneee... aşağıya sarkıtırdı. Pohaçacı parayı alır, gevrek simitleri ve sıcak pohaçaları sepetin içine yerleştirdikten sonra sepetin ipini bir iki kez elinle hafifçe çekiştirir, annaneme yukarıya çekmesi için haber verirdi. Annanem sepeti yukarı çekerken çoğu kez kendi kendine mırıldanır, köşkün saçaklarında sevişen kumruları söverdi.
-Kör olacasılar pencerenin önünü yine pislemişler, der ama; akşamdan ufaladığı kuru ekmek parçalarını yemlensinler diye sahur vakti yine cumbadaki camın önüne serperdi...
Sepet yukarı ulaştığında, odanın içi birden buram buram pohaça, mis gibi taze simit kokardı...
Kirpiklerimi hafiften araladığımda, perdenin kenarından odaya süzülen pırıl pırıl yaz güneşi, uykumu açardı. Dayımı her zaman ki köşesinde, elindeki bayat ekmek parçalarını, büyük su bardağında ki bulanık çayına banıp... banıp... ağzını şapırdatarak yerken görürdüm...
-Günaydın dayı, Nasılsın?
Hiç bir şey söylemezdi... çaya batırarak yumuşattığı ekmeğini, dişsiz ağzında çiğnerken, ‚ehh işte’ anlamında başını bir kez hafiften yana büküp, yemesine devam ederdi...Yemek yerken asla konuşmazdı. Ağızda ekmek varken konuşulmaz, günah derdi…Yemeğini bitirdikten sonra da „Mevlam sana şükürler olsun“ diye usulca mırıldanır öyle kalkardı masasından.
İçerden gelen çay bardakları ve kaşıkların çıngır çıngır sesleriyle iyice uykumdan ayılırdım, naftalin kokan yatağımın içinde sağa sola dönüp birkaç kez gerindikten sonra, tahtakurularından fısır fısır şişmiş bacaklarımı kollarımı kanata kanata kaşırdım. Akşamdan annanemin odalara yaptığı filitin nedense hiç bir faydası olmazdı.




Filit
 
Muslukran tıslaya tıslaya, zar zor akan soğuk su ile yüzümü yıkayıp, ayakkabı fırçası gibi sert diş fırçamla dişlerimi fırçaladıktan sonra - Günaydııınn diyerek girdim
tavanı yüksek ve ahşap oymalı odaya. Odanın ortasında kurulmuş, yuvarlak tahta yer sofrasının kenarına, annemin biçip diktiği mavi mineli bol pijamalarımla bağdaş kurup iliştim. Kalın camlı su bardağındaki bol şekerli paşa çayımı yudumlarken, tereyağına sıyırıp yediğim, mis gibi susam kokan gevrek simitin lezzetine doyamazdım. Ben aceleyle kahvaltımı bitirip masadan kalktığımda; dayım, köşesinde hala kahvaltısını yapıyordu…
                                                              ***
Pijamalarımı henüz çıkartmış, üstümü değiştirmiştim ki, mutfaktan annanemim sesini duydum.
 
-Oğlum, bir koşu git bir kilo dumatisle, 750 gram orta yağlı kıyma çektiriver de gel. Söyle İbrahim beye kıymayı iki kez çekiversin. Bakkala da uğra, iki ekmek, altı ikinci alıver.
 
-Annane dumatis değil! DO - MA - TES  
-Aman be oğlum bu yaştan sonra… neyse ne.
Yüzünde her zaman hayran olduğum o gülücük, bir çırpıda başındaki beyaz dantelli yemenisini çözdü, ucundan tutup yüzüne doğru çekti. Yanlardan ve arkadan çıkan upuzun kar beyazı saçlarını düzeltip topladıktan sonra, yemenisini tekrar elinin ayasıyla alnının üstüne sürüp, çenesinin altından bağladı.
-Annane polis desene
-Pulis … yine kıs kıs güldüm.  
-Polis be annane
arkasından dayanamadı kendisi de koyverdi kahkahayı.
-hehaeehe...hahee …
Bilirdi şaka yaptığımı ama Ereğli şivesiyle konuşması o kadar çok hoşuma giderdi ki... Kkonuşturmak için bahane arardım.
 




Anneannem mutfakta bulaşıkları yıkarken 1971
 
Sarıldım, sigara kokan buruşmuş sarkık yanaklarından öptüm. O da bana sarıldı, sımsıkı kucaklaştık. Biz kucaklaşıp hala gülüşürken dayım kendi dünyasında, gözleri baygın, ikincisini tüttürüyordu…
- Annane öğlene ne yemek var?  
- Dumatis biber dolması, dünden kalma biraz zeytin yağlı taze fasulye de var.
Annanemin verdiği parayı ve her zaman trabzanlarda asılı duran fileyi alıp, en üst kattan sol elimle tahta trabzanlara abanarak, çekirge gibi, köşkün gıcırdayan o ahşap merdivenlerini her zamanki gibi üçer dörder atladım... dışarı çıkıp daha beyaz zambak sokağına girmemiştim ki, cumbanın penceresinden annanemin arkamdan bağırmasını duydum.
- Altı paket ikinci almayı, unutma emi...
- HHıı!!! hhıı!!!  arkama bakmadan ellerimi havaya kaldırıp ‚salladım.
Annanem de dayım gibi sigara tiryakisiydi. Tiryakiliğinin yanında, ikiside ikinci sigarası bağımlısıydı. Kaliteli asortik sigaraları içmezlerdi. Onlar için, nedense tütünü boşalmış, yumuşak, ikinci kalite sigara makbuldü. o da ikinciydi işte.



İkinci sigarası
 
Perdeleri hep kapalı olan, loş, tertemiz misafir odasının serin bir köşesinde teksas tommiks okuyordum. Annanem mutfakta, Lokman Hekim’ türküsünü titrek ve detone bir sesle söylüyordu. Bu çok sevdiği türküyü söylerken de nedense çok duygulanır, gözlerinden yaşlar gelirdi...
Karadır Kaşların Ferman Yazdırır,
Aşkın Beni Diyar Diyar Gezdirir.
Lokman Hekim Gelse Yaram Azdırır,
Yaramı Sarmaya Yar Kendi Gelsin.
Arada bir duraklar, yaptığı işin arasında içten içten bir of çeker... yine devam ederdi…
Ormanlardan Aşağı Aşar Gezerim,
Nazlı Yari Kaybettim Ağlar Gezerim.
Ormanların Gümbürtüsü Başıma Vurur,
Nazlı Yarin Hayali Karşımda Durur.
YOOOĞURTÇuuUU diye bağıran bir sesle bir anda türküsü bölündü…
- Annane yoğurtçu!!
- !!!!!! ???
Kısa bir sessizliğin ve yoğurtçunun ikinci kez bağırmasından sonra
- O benim yoğurtçum değil, deyip türküsüne devam etti.
Yolunu beklediği yoğurtçu, çanını çala çala beyaz güvercin sokağındaki köşe başından çıktığında, annaneme daha haber veremeden, mutfağın küçük penceresinden meydana bağırmasını duydum.
-Yoğurtçu!! Yoğurtçuuu !! oğlum aşağıya kapıya gel.  
Hemen elime bakır bakracı ve parayı tutuşturdu,
-Hadi oğlum çar çabuk aşağıda yoğurtçudan bir kilo kaymaklı yoğurt al da gel.
Her zaman ki gibi uçarak indim ahşap merdivenlerden aşağıya.
-Amca bir kilo yoğurt, annanem kaymağı bol olsun dedi
Tertemiz beyaz önlüklü, başında gri kırcıllı köylü şapkası, sarı sırma bıyıklı yoğurtçu; omuzunda taşıdığı kalın tahta deyneğin iki tarafına asılı kefesinin birinde, serin kalması için nemli bez ve kocaman taze incir yapraklarıyla kaplı kabın kapağını açtı; tepsideki parmak kalınlığındaki, açık sarımtırak kaymaklı yoğurdu, diğer kefesindeki su dolu kapalı kutu içinde bulunan malasıyla jilet gibi kesip, terazisinde tarttı. Bıngıl bıngıl titreyen bu bembeyaz pürüzsüz yoğurtun görüntüsü, her seferinde iştahımı kabartırdı. En üstüne de fazladan bir parça kaymak tepeledi. Anneye selam deyip, her şeyini bir çırpıda tekrar toparlayıp omuzladıktan sonra, yine çanını çala çala uzaklaştı …
-YOOOĞURTÇuuuUUUOO…
Her yoğurt alışımda çarçabuk yukarı çıkar, kabaran iştahımı yatıştırmak için kocaman çorba kaşığını, taş gibi yoğurda ardı ardına daldırıp yerdim... kaşık kaşık yediğim o bembeyaz yoğurdun tadı bir başka olurdu o an nedense.


Ben, 7 yaşındayken
 
Buhar altındaki küçücük mutfakta, ocak üstünde fokur fokur kaynayan sulu domates-biber dolmasının mis gibi kokusu odanın her bir köşesini sarmıştı, daha çağırılmayı beklemeden yerde kurulu sofranın baş ucuna kuruldum. Annanemin türkü söyleyerek yaptığı nefis sıcak dolmalarımızı sohbet ederek yerken, tel dolabın üstündeki ceviz kaplamalı radyoda,
Hammâmî-zâde İsmail Dede efendiden;
‚yine bir gülnihal’ çalıyordu….https://www.youtube.com/watch?v=4czveTwOm8U  dinlemek için sayfayı açın.
Yine bir gülnihal
Aldı bu gönlümü
Sim ten gonca fem
Bibedel ol güzel
Büyük iştahla yediğim yemeğin ardından kestiğimiz kıpkırmızı karpuzdan bir kaç abur cubur parça yedikten sonra, annanemin yaz aylarında muhakkak yaptığı o buz gibi vişne suyundan da kana kana bir bardak içtip, kalktım…
dayım odanın loş köşesinde, lal gibi sessiz, sakin... ikincisini içiyordu.
                                                         **
Dayımın sara krizleri fazlalaştığında annanem tek başına başedemez, dayımı bir zaman için en yakın olan Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastenesine yatırmak mecburiyetinde kalırdı. Dayım her ne kadar hastaneye yatmak istemesede, sonunda annanemin bu zor durumunu o da kabullenirdi. Dayımın hastaneye yatmasından sonra Bakırköy mezarlığının yan tarafından kalkan pirinçten pırıl pırıl fenerleri ve çanları olan faytonlara biner, sık sık hastaneye dayımı ziyarete gider gelirdik. Hastanenin içi ağaçlık ve çayırlık çok büyük bir çamlık alandı. Sabah serinliğinde yola çıkar dayımıda aldıktan sonra çam ve kayın ğaçlarının diplerinde piknik yapar geç vakit faytonla köşke geri dönerdik.
 
Yıldırım Özener…
Devam edecak…
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner228