Bina yapıyoruz, kolonu, kirişi sorun! Tesisat dandik! Planı, projesi kafaya göre… Şehircilik anlamında baksak, binaların hepsi birbirinin önünü kapatıp, manzarasına konma yarışında… Yeşil alan kaygısı diye bir şey olmadığı gibi çocuk parklarının hepsi de göstermelik! Kimsenin ötekine saygısı yok! Deprem olmasa, yıllara dayanamıyor o bina… Yıllara dayansa, içindeki, çevresindeki insanlara dayanamıyor… İçindeki evi boşaltırken, “ben masraf ettim” diye banyoyu, mutfağı kırıp döküyor, öyle çıkıyor adam… “Milli servet” diye yeriz birbirimizi, ama bu “kişisel servet” anlayışı sonuçta nedir, açıklayamıyorum…
Her gelen yönetim bir öncekinden enkaz devraldığını bahane ediyor. Kendi enkazlarından bahsetmiyor!
Binanın alt katında dükkân varsa ya da garaj yapmak için veya kalorifer dairesini genişletmek için kolonlar kırılıyor, sözde yer kazanılıyor, hayatlarla kumar oynanıyor… Bu bizim ülkemizde defalarca yaşadığımız bir şey… Komik, ama acı insanlar düğün dernek oynarken göçüp, canlara mal olan yapılar belleklerimizde taze daha!
Durup dururken göçüp giden apartmanların içinde ne olduğunu anlamadan beşinci sınıf çimentoya, harca karışan canları ezberlemedik mi?
Binanın yanında az bir şey boş alan mevcutsa, müteahhidin biri sulanıyor ya da yerin sahibi para kazanmak için hemen birisini buluyor, kıç kıça duracak ikinci bina için yumuşak zemin filan demeden temel kazılıyor… Yorgun demir kullanmak ayrı, ıslak deniz kumu çalıp ucuza kaçmak ayrı zekâ ürünü şeyler bizde! Malzemeden araklanıyor, kalitelisinden kaçılıyor, her şeyin bir üçkâğıdı icat ediliyor! Böyle zengin olunuyor! Ve biz inşaat işinde dünyaya ihracat yapıyoruz… Bu da bir gerçek… Peki, bunlar cinayet değil mi? Yani yeri geldi mi en öğündüğümüz sektör, inşaat sektörü! Şu kadar bina, bu kadar yol… Kaç can, kaç yaşam?
Yollara bakıyorsun, ufak bir selde çamura karışmış, yarıklara yol açmış, çatlamış, patlamış, yol değil fol!
Van depremleri konusunda ne desek? Diyecek bir şey bırakmıyor yaşananlar ya; 5,6 ile kentin gözde oteli yıkılıyor, altında kurtarmak amaçlı gelmiş ekipler, depremin yarattığı hasarları haberleştirmeye gitmiş haberciler kalıyor… Güvenli yer diye hem de… Japonya’dan gelen ve ülkesinde daha şiddetli depremlerden sağ kurtulmuş bir yardımsever, ölümün soğuk yüzüne Van’da yakalanıyor! O Japonya’da öğrenciler harçlıklarını Türkiye büyükelçiliğinin posta kutusuna atıp kaçıyor! Ağlarsın…
****
Aslında çok şey konuşuluyor, ama şov ve karıştırmak amaçlı olanları bir kenara bırakalım! Konu gerçekte ders almak ve artık hamasi söylemlere dönüşmüş her şeyin uzağında, gösteri ve şov yapmanın ırağında bilim ve aklı hayata geçirecek bilinci öne çıkarmaya dayanmıştır. Yoksa dünyanın her yıl en hızlı gelişen, çıta gibi koşan ülkesi biz de olsak ansızın bir gün tüm elde edilen görüntüsel başarıların kâğıt kuleler gibi yerle bir olma tehdidi altındayız. Ne dualar, ne vaazlar tutamaz doğanın oluşturduğu sarsıntıları… Başarılarımızın bizi yerle bir etmesi kadar dandikte bir şey yok… Bu inşaat ve deprem olayı tam da böyle görünüyor gözüme!
Bina yapıyoruz, kolonu, kirişi sorun! Öyle ise işin ehli insanların raporları, onayları olmadan olmayacak bu işler… Bunu sağlayacak bir akıl devreye girecek. Bu mekanizma işletilecek. Bizimse aklımıza bu konuda hep masraf çıkartan yeni ve bürokratik işkenceci kırtasiyeciler oluşacak korkusu çörekleniyor! Niye acaba? Çünkü deneyimlerimizden öğrendiğimiz, bildiğimiz tek şey bu… Zaten fakir halka daha da yük bindirmek, vergiydi, bedeldi derken sektörü korumak… Sonuçta olacağı belliyken hem de…
Bunları demek o kadar kolay ki, biliyorum. Zaten her gün, her saat her türlü kanaldan bunları duyuyor, izliyoruz. Herkesin tespitleri bu minvalde ve daha da üzerine bilimsel, mantıksal fikirler konulabilir, beyin fırtınaları kopartılabilir hatta… Peki, “bunca ortada bileşke bir akıl-fikir piramidi gibi yükselip duruyorsa, ha bire yoluna bir türlü girmeyen nedir?” diye düşünmek gerekmez mi? Yani mantıklı biri bunu yapar herhalde?..
O mantıklılar sıralamasında kişisel olarak sıraya girsek sona kalırız ya yöneticiler, idareciler bu konuda nutuk çatacaklarına, işlerini yapmanın bilinci ile davranmak durumunda değiller mi? Öyle görünmesine rağmen biz sözsel açıklamalara, vaazlara alışık bir milletiz… Yine başımıza öylelerini getiririz ve yine işler kabak tadı vermiş kişilerin iki dudağı arasından çıkacak bizi yatıştırmaya yönelik yöntemlere kalır “kader” der geçeriz...
****
Medeniyeti biz icat etmedik, kimseye de tek başına ithaf edilemez bu mesele, ama meydana gelişi ne kadar zordur, zamana dayalıdır, herhalde tahmin edebiliriz. Bu yüzden gereksiz tartışmaları bir kenara atıp bir “yenilenme” savaşına girmek gerekir… Bu yüzden aç gözlü, hırslı çakallar yerine işini hakkı ile yapacak yöneticiler gerek bize…
İçinde yaşadığımız yapılar kadar içinde yaşayanlarında kafa yenilenmesine gitmesi gerekir. “Baba artık sadece kızını değil, çok geçmeden kendi dâhil evin tüm fertlerini bilimin, aklın yollarına gönderebilmelidir. Bilgiye ulaşım yolları ucuzlamalı, çileye dönüştürülmemelidir!”
Üniversiteler kukla öğretim ve ören yerleri değil, şehirle, ülke ile dünya ile bütünleşen bilim üreten, sanat üreten yerleşkelere dönüşmelidir. Bunun da yolu siyasal kadrolaşmalara izin vermemek, bilim adamlarına, aydınlara önderlik etmeleri için olanak sağlamaktır. Kısacası siyasilerin gölgeleri çekilmelidir üniversitelerden.
Medeniyeti biz icat etmedik, ama yorgun demirlerle, ıslak deniz kumları ile masrafsız elde edilemeyeceğini ve depremlerle iç içe yaşadığımız bu topraklar üzerinde uzun süre böyle ayakta duramayacağımızı öğrendik. Öğrenmenin en ucuz ve acı yöntemiyle yine! Yaşayarak… Şimdi medeniyetin beşiği Anadolu beşik gibi sallansa da, biz en az zararla, rahat bir yürek ve kafayla gündelik yaşamımızı devam ettirebileceğimiz bir düzeni nasıl kurabiliriz, ona yönelik çalışma başlatmalıyız.
Bu hızla ve bilinçle yola çıkarsak 2023 değil de belki 2223’te…