Kapuz'un filozofu...
Kibarlığından olacak ki, kadınlara; “hanım bay” derdi İdris Çakar. Osmanlı rakamları ile defter tutardı. Bakkal İdris’in ne yazdığını merak ederdim. “Sizin aritmetikten farkı yok, sadece rakamların yazılımı farklı” der, sıfır yazarak “bak bu eski beş” derdi. Karşısındaki bakkal ise, Ali Karakaş’tı. Çok candan insandı Ali Dayı. Tekel ürünü bile veresiyeydi, bizim bakkallarda. Öyle kredi kartı da yoktu… Rekabet de yoktu aralarında. “Herkesin rızkı ayrı” derdi Ömer Amca… Onun ise, kaleme ihtiyacı yoktu. O dört işlemi kafadan yapardı. Tahir Çavuş’un dükkanını, Ömer Hayıroğlu işletiyordu. Herkesle dosttu. Başı sıkışan Ömer Ağa’nın yanına gider, otururdu. Ömer Amca, Tekel’e sigara almaya gidince, Sefine Teyze bakardı dükkana. Sadece onlar değil, bütün mahalle bakkalları ailece çalışırdı. Bakkalların suçu değildi tabi ki, ama enflasyon yüzde yüzdü. Her şey karaborsaydı. Bir dönem çay-şeker, sigara, yağ hatta tüp kuyrukları vardı. Hükümet değişince, bir günde bollaştı! Halkın en çok tükettiği yiyecek ekmekti. Ekmek deyince akla Zoral’ın fırını gelirdi. Ömer Amca’yla konuşuyordum kapının ağzında. Yaz-kış açık olan kapının önünden Mustafa Amca telaşla seslendi; “Yok ahirda, merkebi ariyurum” dedi. Ömer Amca, Tekel’den yeni aldığı sigaraları zulaya atarken cevapladı: “O burdan geçmemiş, görmemişim oni.”
Ekmek dağıtma saatiydi. Kapuz’dan Bağlık’a, Bağlık’tan İnağzı’na kadar eşeğiyle dolaşıp ekmek satıyordu. “Zoral’ın fırını geldi” diye bağırdıkça, eşeği de “aaaiii, aaaiii” diye anırırdı. Yeşillikler içinde olduğundan sanırım. Mustafa Zoral, çok çalışkan adamdı. Hem EKİ’de, hem de fırında çalıştı. Bütün cenazelerin ve Kapuz Camisi’nin baş organizatörüydü. Diğer çalışkanlık örneği kişi ise, Topbaşı’ndan İnağzı’na kadar herkesin doktoru İğneci Yusuf’tu. EKİ’nin sağlık memurlarındandı. Bölgenin halkla ilişkiler liderliği en son Sabit Aygün’e kaldıysa da, Sabit Abi’nin ömrü yetmedi, falezlerin tadını çıkarmaya… Genç yaşta kaybetti Kapuzlular onu.
Hepsi bizim, Kapuz yarımadasında komşumuzdu. Fırının yanından girilir, bizim evin yoluna. Çıkmaz sokağın sonunda merdivenin başında bir anda karşıma dikildi fırının eşeği… Saklanırcasına duvarı siper etmiş kendisine. Adeta saklanıyordu.
Kulakları yere paralel halde düşük, gözleri yarı kapalı, başı hareketsizdi. Arkasına konan sinekleri kovmak için bile kuyruğunu sallamaktan acizdi. Heykelden farksız, hareketsiz duruyordu. Sırtındaki semere bağlı çift taraflı küfesiyle…
Merdivenin başındaydı. Yolu kaplamış olduğu için, o inmeden geçemezdim. İnmesini beklerken kenarda; “Zoral Amcan seni arıyor. Hadi, in merdivenden. Fırına git” dedim
Gözünün birini aralayarak baktı. Cevap bile veremedi. “Nedir bu boş vermişliğin” diye bir daha sordum. Bu sefer mırıldandı.
“Başka çare bulamadım. Niyazi Amca’nın peşine takılıp kaçtım buraya. Sizin bahçede de biraz dolaştım, baban yokken. Denizi seyrettim, otlamaktan çok, hayat şartlarını değiştirmek için” dedi.
“Değişmedi mi?”
“Elden geleni yaptım, değişmiyor. Bu senin komşun Zoral’a laf anlatamıyorum. Güya ekmek satacak. Dağ-bayır demeden ekmek yüklü koca iki küfeyle dolaşıyorum. ‘Çüşşşş’ diyor, duruyorum. ‘Deeeehhh’ diyor, yürüyorum. İtiraz hakkım yok. Bağlık’ta, bir tanıdık gence rastlayıp ‘aaa’ desem ‘iii’ demeye fırsat kalmadan basıyor sopayı” dedi.
“E kaç sen de, bir tutam ot, bir avuç arpa için çekilir mi bu hayat?”
“Nereye kaçabilirim? Nereye gitsem kovalıyorsunuz. Bizim hüviyetimizi saklamaya olanak yok ki. Biz insanlar gibi değiliz. Eşek geldik, eşek gideceğiz. Haşa! Bununla yerindiğim yok. Kazara insan da gelebilirdim” dedi.
“Yani insanlar daha mı fena?”
“Biz eşekler aramızda görüştüğümüz zaman halimize şükrederiz. Yani ben beşeriyete bakınca, kendi halime şükrediyorum.”
“Eksik olma.”
“Yok kızma! Bizim sizin aranızda kardeşlerimiz var” deyince; “o da nerden çıktı?” dedim.
“Dur anlatayım” dedi ve şunları anlattı: “Biz eşeklerin yaradılışı sizden eskidir. Ben eşeklik tarihini iyi bilirim. Bir ara dünyada eşek sayısı azalmış. İş çok. Eşek yok. Eşekbaşı görmüş ki; hem işler aksıyor, hem eşekler çok yoruluyor. Eşek sayısının arttırılması niyazında bulunmuş. Dünyaya eşek fabrikasından daha fazla eşek gönderilmesini istemiş. Dünyaya eşek sevkiyatı başlamış. İşin kötüsü eşek karşılaşınca atla, katır da çoğaltmış sayıyı. Sayı artınca, bu sefer tam aksine işsizlik başlamış. Hata tercih, dik başlı katırdan yana kullanılınca, eşekler için açlık dayanmış kapıya. Arpa bir yana otu bile bulamaz olmuş eşek nesli. Her ot gördüğünde anırır olmuş. Eşekbaşının telaşı bu kez farklı... ‘Aman ya Rap! Biz çoğaldık. İşsizlik ve yemsizlik hat safhada… Donduralım imalatı, en azından bir süre için.’ Cevap olumsuz gelmiş eşek fabrikasından. ‘İmkansız, imalatı durduramayız.’ ‘Neden?’ ‘Çok miktarda maya tuttuk ne yapalım?’ Düşünmüşler sonunda sorunu çözmüşler. ”
“Nasıl?”
“Zararı yok, tuttuğunuz eşek hamurundan insan yapın emri gelmiş” dedi ve sustu Kapuz’un filozofu... Süzülmüş gözlerle bana bakarak; “İnsanın müdahaneciliği nereden geliyor bilmiyorum. Hadi biz kurtardık paçayı, bundan sonrasını siz düşünün. Anladın mı?” dedi. O çirkin sesiyle anırarak fırına doğru yürüdü.
“Anladım. Çok iyi anladım” dedim, ardından.
Anladım ki; dalkavukluk ve eşek familyası üzerine fıkra ve atasözlerimizin bol olmasının nedeni buymuş.