Performansa ve hayatın ...
Performansa ve hayatın
gerçeklerine dayalı bir yazı…
İnsan hayatında dere-tepe, bata-çıka giderken, bazen bir tepede durup nefeslenir, durup şöyle bir etrafına ve geriye doğru bakma ihtiyacı hisseder…
Ve bu nefeslenme anında kendi kendine sorar; “Ben yaşamımda şimdiye kadar ne yaptım, şimdi ne yapıyorum, yarın ne yapacağım?”
Hayatımın en çok bunaldığım dönemlerinde, aynanın karşısına geçer, kendime bakarım. “Sen nesin?” diye sorduktan sonra kendi gözlerime bakarım. “Gözlerimi kaçırmadan, kendi gözlerimin içine bakabiliyor muyum?” diye!!!
Ve gözlerimde bir ışık kırıntısı, bakışlarımda küçük bir umut kıvılcımı ararım…
Eğer gözlerimi kaçırmadan, kendi gözlerimin içine bakabiliyorsam, kendimi iyi hissederim.
Eğer gözlerimde bir ışık kırıntısı, bakışlarımda bir umut kıvılcımı görebiliyorsam, kendimi mutlu hissederim…
Ve sol mememin altındaki “sorgucu baykuşlar” gelip konar yüreğimin vicdan tellerine.
Onlar ki; “yandaş” olmayan yargıçlarımdır!
O anlar ki; beni karşılarına alıp kanatarak yargıladıkları anlardır…
Sorulan her soruya, dilimin döndüğünce yanıtlar vermeye çalışırım. Hakkıyla verebildiğim her cevapta gönenir, veremediğim her cevapta bir parça daha eksilirim…
Hakkıyla verebildiğim her cevapta, elli yıllık yaşam tuvalimin beyazlıklarına çizmeye çalıştığım kendi portreme onurla bir çizik daha atarım. Cevaplayamadığım her soruda utanır, yüzüm kızarır ve nefret ettiğim kendime söverek yürürken, negatif ruh halimi bir başkasına bulaştırmamaya çalışarak, insanlı yerlerden uzaklaşır, hayatın, kendimi parça parça ettiğim tenha kuytuluklarına kaçarım…
Sözün kısası; başka birileriyle bir tartışmaya, bir hesaplaşmaya girmeden önce kendi kendimle tartışır ve hesaplaşırım.
Bu özel aşk hayatımda da, dostluklarımda da, siyasal ve toplumsal alandaki çalışmalarımda da böyledir, ya da böyle olmasına çaba gösteririm.
Bir konuda kendi kendimi ikna edebilirsem, o konuyu, ancak o andan sonra bir başkasıyla tartışmaya başlarım.
İnandığım düşünce ve sevdiğim insanları uzun tartışmalar boyunca inatla savunurum. Yüzüne “değerli ve önemlisin” diyerek, başkalarının yanında “beş para etmez” demem. Kolay kolay ve hatta bazen terk edilmesi gereken anlarda bile çabuk terk etmem. Olması gerekenden fazla emek harcarım, olması gerekenin üzerinde ekstradan acılar çekerim. Zor karar veririm, fakat fikirlerim doğrultusunda mücadele ederim, doğrularımın ve inançlarımın çürütülüp yıkıldığı bir konuda, eğer ikna olmuşsam (ikna olduğum haliyle) terk etmekte ve o konuyu yeni biçimiyle savunmakta, yaşamakta ikircikli davranmam.
Mücadelenin de örgütlülükle verilebileceğini hiç aklımdan çıkarmazken, mücadeleyi düşüncesiz, düşünceyi mücadelesiz ve örgütsüz (yetim) bırakmamaya çalışırım.
Hayatın gerçekliklerine karşı yan gelip yatmayanlara da, kapitalizmin sınırlarında (bir duvar saatinin sarkacı gibi) gidip gelen çelişkili “dandinilerle” yan gelip yattığım yerden sallamam! Oturduğum sedirde kahvemi keyifle yudumlarken, o sırada hali hazırda yaptığı işi bırakarak gelip, birilerinin (ek bir iş olarak) başımda yan yatan takkeyi (tenniği) düzeltmesini de istemem ve arzu etmem…
Bugün; Çatalağzı Lavvuarı’nı, performansa dayalı ücreti, Karadon ve Gelik ocaklarında silolarda beklerken katılaşan kömürleri, kartiye ve oluk diplerine gelmeyen boş kömür vagonlarını ve TTK yetkililerinin resmi iç yazışmalarında dile getirdiği aksayan üretimi ve nedenlerini yazacaktım. Bir sonraki yazıya kaldı!
Kamuya ait olduğunu düşündüğüm yazı alanıma, bugün bunları, kendimle ilgili konuları niye mi yazıyorum?
Böyle bir hakkım olmadığını düşünsem de, yazı, söyleşi ve kitaplarında kendilerini merkeze koyanlardan pek hazzetmesem de, peki niye ben de kendimle ilgili yazmak zorunda kalıyorum?
Bazıları gibi hayatın röntgenini çekemesem de, bazılarının yaptığı gibi ileriyi gören “medyumluk” yeteneklerim olmasa da, elinde iksirli formülleri olmayan sosyalist birisi olarak, geleceği biçimlendirmek için kıyısından-köşesinden bir şeyler yapmaya çabalıyor ve gelecekte neler olabileceğini ön görmeye çalışıyorum…
Haklı çıkmanın verdiği hazla söylenen “Ben demiştim!” sözüne değer vermediğim için, haklı olduğuna inandığım işçi sınıfının arasında daha önce yazıp söylediklerimi yapmaya çalışıyor ve haklı olanların kazanması için çaba harcıyorum.
Kavgada yenmekte ihtimaller dâhilinde, yenilmekte! Başarının hazzını yaşayarak gönenmekte var, başarısız olup hüsrana uğramakta var!
Hata yapmaya gelince; çalışanların ve mücadele edenlerin, her zaman hata yapma ihtimalleri vardır. Suç işlemek ve ihanet içerisinde olmak başka bir şeydir!
Yazıyı, daha önceki bir yazımda kullandığım, fakat çok önemsediğim bir sözle bitirmek istiyorum; “Kelebek kadar ömrüm olsa, ‘çirkefle ve ilkesizliklerle de karşılaşacak olsam’ örgütlü yaşayarak tüketirdim.”