Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto


Hülya KIRAL
Hülya KIRAL

Paylas

YÜKSEK ANALIK OKULU
17 Şubat 2012, 21:23
Bu hafta sizlere okuduğum “Yüksek Analık Okulu” adlı kitaptan birkaç bölüm yazmaya karar verdim. Çocuklarımız; bizlerin, toplumumuzun geleceği, onları yetişirken çok dikkatli ve hassas davranmalıyız. Sayfamız her ne kadar kadınlara özel olsa da, bir o kadarda erkek okuyucularımızın olduğunu gelen e-maillerden anlıyoruz. Konumuz çocuk olanca da erkek-kadın el ele verip yavrularımızı, topluma şahsiyetli kişilikler olarak yetiştirmeliyiz. Bu kitapta da çocuk yetiştirme konusunda yardımcı olacak bir konu gördüm, sizlerle paylaşmak istedim. Kitaptan değişiklik yapmadan yayınlıyoruz.


ÖCÜ BÖCÜ HİKAYESİ

Çocuk avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

- Yatmayacağım işte, yatmayacağım!

- Hayır yatacaksın

- Uykum yok ama anne!

- Var. Gözlerin kapanıyor. Yatacaksın!.. Ay bu çocuk beni deli ediyor.

- Sende beni deli ediyorsun. Yatmayacağım işte! Uykum yok!

Annesinin de çocuğun feryatlarından arda kalır tarafı yoktu hani. Bitişik odada gazetesini okuyan büyükbaba, anneyle çocuk arasındaki bu bağrışmaları duydukça, kafasını sinirli sinirli sallayıp lahavleler çekiyordu.

- Yatmam da yatmam

- Yatacaksın! Yoksa görürsün.

- Neyi görürmüşüm?

- Bak pencereye!.. Şimdi öcüler gelip camı çalacaklar. O zaman sorarım sana…

Çocuğun yüzünden şimşek gibi bir korku dalgası geçmiş, yan gözle karanlığa çevrili camlara bakıyordu. İnanmadığını belirtmek için titrek sesiyle itiraz etti:

- Öyle şey olmaz ki ama.

- Nasıl olmazmış. Geç saatlere kadar uyumayan çocukları pencereden gelip götürürler.

- Ya... Dördüncü kata çıkamazlar ki ama…

- Çıkarlar! Öcülerin kanatları vardır.

- Ama pencereyi açamazlar ki...

- Ohoo! O da bir iş mi? Öcülerin öyle büyük tırnakları, öyle büyük dişleri var ki, değil pencere, kapıyı bile kırarlar.

- Sahi mi?

- Sahi tabi! Hadi şimdi yat ki, seni uykuda görsünler…

- Anne, korkuyorum ben. Ya beni kaçırırlarsa…

- O zaman yat uyu…

Bu esnada odanın kapısı hışımla açıldı. Büyükbaba kıpkırmızı bir suratla eşikte duruyordu.

- Oh maşallah kızım, maşallah! Ben de seni akıllı bilirdim. Ne güzel şeyler öğretiyorsun çocuğa! Aferin sana aferin!..

- Gel şöyle dışarıda iki laf edelim.

Öbür odaya geçtiler. Çocuk yorganın altında kaybolmuştu…

- Ne yaptığının, ne ettiğinin farkında mısın?

- Ama baba, uyutamıyorum bir türlü.

- Bu sebep onu korkutmak için yeterli mi? Asılsız şeylerle, körpe yüreğine dehşet salmak nelere yol açar bilir misin?

- Ama baba…

- Başlatma babana! Kendi elinle, cehaletinle çocuğu manyak yapıyorsun. “Öcü” diye kafasına soktuğun bu safsatayla... Ona korkuyu tanıttın. Sinir sistemini, hayal dünyasını mahvettin! Hem de yalan söyleyerek, uyduruk şeylerle… Bu çocuk hayatı boyunca bir korkak olursa, kabahat kimin? Kendine güveni olmayan bir zavallı olursa, suç kimin? Şimdi derhal yanına git! Söylediklerinin asılsız olduğunu, şaka olduğunu söyle…  Unutma ki çocuğun kaderini elinde tutuyorsun; suçlanan değil iftihar edilen bir anne ol! Hadi!

 

 

ÇOCUĞA VERİLECEK ŞAHSİYET, ANA KARNINDA BAŞLAR

 

Neden çocuğumuz sinirli? Neden korkak oluyor? Neden yapma dediğimizi yapıyor? Yap dediğimizi de yapmıyor? Neden çocuğumuzda aşağılık duygusu hakim? Neden, neden? Neden çocuklarımız yalan söylüyor? Haaa… Şimdi nedenleri gözden geçirelim… Biz ne yaparken nerelere batıyoruz haberimiz bile olmuyor. Sebepler şuralardan başlıyor:

Bir defaki ağzımız hemen hiç kimseye iyi demiyor… Bunu açıkça itiraf edelim. En beğendiğimiz akrabaya bile bir defa “iyidir” dersek, yine de en ufak bir açığını yakalamaya bakıyoruz. Sanki onları ve bütün insanları kusurlu görmek için mecburi bir görevimiz varmış gibi. En yakınlarımıza bile mutlaka bir sürü kusur-kabahat yüklüyoruz. Peki, ama, kabahat yüklemekle, yıkıcı, kırıcı tenkitler… Bizim zihnimizi ve iç dünyamızı ne hale koyuyor farkında mıyız? …

Gelelim, bu sözlerimizi işiten yavruların kafası neler çiziyor neler. Nasıl bunalıp ne kadar ümitsizlik yankısına düşüyor, o anda belli olmuyor. Bir-iki senede yakınlarına yüz çevirmiyor. Açıktan açığa da görülmüyor, görülmüyor, ama bizim ve yavrularımızın nelerimiz yıkılıyor ve ne hallere geliyoruz. Aniden belli olmayışı, bizi aldatmasın. En azından, yavrular kimsesiz gibi. En azından hiç kimseyi dinlemiyor, isyankar, aşağılık duygusuna gömülmüş olarak, kendilerini de suçlu bulmaya alışmış oluyorlar. Hayattan bezgin ve soğuk yetişiyorlar. Hısımlarımız evimize geldiği zaman yavrularımıza iyi dikkat edelim. Kendi iç dünyamıza da iyi bakalım. Her birimiz anlaşılmak isteği ile çırpınmıyor muyuz? Kim, kimi içten, candan sevebiliyor ? Yavrularımızın kime candan sevdikleri var? İyi düşünelim, biz nasıl anlaşılmak, sevilmek, sayılmak, itibar görmek, itimat edilmek istiyorsak: onlarda bizim gibi… Bizim onlardan beklediğimizi, onlarda bizden bekliyor. Başka tür anlaşmaların temeli bu olduğu gibi, aksamalarda buradan aksıyor. Dikkat edelim ki, “Beni anlamadı” diye birine içten bozulsak, kafamız derhal bozuşuyor. Yapacağımız işi bile şaşırıyoruz. O bozulduğumuz kimseye yapacağımız tüm muameleleri, tersine tersine yapıyoruz. Hatta bozukluğun verdiği nefretle, tüm insanlara bile nefretimiz ve aksiliğimiz. Biz asılsa onlarda öyledir. Biz başkalarından ne umuyorsak, başkaları da bizden onları umuyor. Bunlar hısım akrabadan başlar da taa… Şeklen insan olan kim olursa olsun, nereli, olursa olsun, aynıdır. Aynı muameleyi ister.

Çocuğa verilecek şahsiyet taa ana karnında başlar. Anne ve baba, çocuğa örnek bir yaşantı içinde olmalıdırlar…

Aksi halde çocuklar onları dinler mi?... Çocuklar ananın her olumundan benzeri olarak büyürler. Şu halde; çocuğunu şikayet eden, kendi kabahatlerini söylüyor demektir. Onun için çok dikkat ve sonsuz ciddiyet isteyen önemli hayati bir konudur çocuk yetişimi…

 

BİRAZ GÜLMECE :)

 

ASLAN OĞLU ASLAN

 

Temel, askerdeyken yeni Başçavuş gelir ve tüm bölüğe, "Sakın benim adımı unutmayın, benim adım Aslan Oğlu Aslan... Eğer adımı unutursanız geldiğimde canınıza okurum" der ve gider.
Aradan haftalar geçer ve Başçavuş gelir, herkese adını sorar ve hepsi bilir. Sıra Temel'e gelir. Temel:
"Bir hayvan oğlu hayvandi, ama haçen tam hatirlayamayrum."

*******

KISSADAN HİSSELER

 

SIR

 

Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona, “Sen sır saklamayı bilir misin?” diye sormuş.
Vezir, “Evet hünkarım, bilirim” dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:
“Ben de bilirim.”

***

BİZDE ONLARA YAKLAŞIYORUZ

 

Sultan Alparslan, 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla, “300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor” der.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
“Biz de onlara yaklaşıyoruz.”
***

AKIL VERGİSİ

 

Dostlarında biri, Fransız Kralı 15’inci Lui' ye, “Majesteleri” demiş. “Akıl vergisi almayı hiç
düşündünüz mü? Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder.”

Kral, alaylı alaylı gülerek, “Hakikatten enteresan bir fikir” cevabını vermiş ve eklemiş:
“Bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum…”

***

“ALLAHIM KONUŞ BENİMLE”

 

Adam fısıldadı :
“Allah’ım konuş benimle.”
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı:
“Allah’ım konuş benimle!”
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve, “Allah’ım seni görmeme izin ver” dedi.
Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve adam bağırdı;
“Allah’ım bana bir mucize göster!”
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı,
“Dokun bana Allah’ım ve burada olduğunu anlamamı sağla!”
Bunun üzerine Allah aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı... Ve yürüyüp gitti.

****

HAFTANIN SÖZÜ


Bu hafta Facebook’ta arkadaşımız Nurcan Saydar Yurderi’nin paylaşımına yer veriyoruz. Çok beğenilen, tıklama rekoru kıran söz gerçekten çok anlamlı…

Uzak değilim, ama dalıp gidişlerim var... Kumbara değilim, ama birikintilerim var... Bozuk para değilim, ama harcanmış zamanlarım var. Kalpsiz değilim, ama renksiz duygularım var... Dilsiz değilim, ama bazen suskunluklarım var. Kamçı değilim, ama vurgunlarım var... Susuyorum, ama her şeyin bir yeri zamanı var...


Bu yazi 645 defa okunmustur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR


KÖŞE YAZARLARIMIZ


Sermet AKSU

Sermet AKSU

Çetin ALPDÜNDAR

Çetin ALPDÜNDAR

Ahmet ÖZTÜRK

Ahmet ÖZTÜRK

Davut FİDANBOY

Davut FİDANBOY

İmdat EVREM

İmdat EVREM

Kadir TUNCER

Kadir TUNCER

Recep ADIGÜZEL

Recep ADIGÜZEL

Yetkin YILMAZ

Yetkin YILMAZ

Hülya KIRAL

Hülya KIRAL

Sinan GEBEDEK

Sinan GEBEDEK

Mustafa ÖZDEMİR

Mustafa ÖZDEMİR

Geçmişi Arayan Kent

Geçmişi Arayan Kent

Nuri GENÇ

Nuri GENÇ

KILÇIK

KILÇIK

Erol ŞEREF

Erol ŞEREF

Ece KİŞİSİ

Ece KİŞİSİ

Ekrem Murat ZAMAN

Ekrem Murat ZAMAN

Cevdet AKGÜN

Cevdet AKGÜN

Mete Arif TOKMAK

Mete Arif TOKMAK

Aydın ARSLANYILMAZ

Aydın ARSLANYILMAZ

Temel KIRAL

Temel KIRAL

EN COK OKUNANLAR

FOTO GALERİ

              

Emekçiler alana sığmadı
Emekçiler alana sığmadı
Haberal Cenaze
Haberal Cenaze
Okur Toplantısı 2012
Okur Toplantısı 2012
Soğuksu Pazaryeri'nde uzay çatı çöktü
Soğuksu Pazaryeri'nde uzay çatı çöktü

VİDEO GALERİ

              

Okur Toplantısı Sinevizyon Gösterisi 5 öğrenci gözaltında
Meclisi Geren Kavga İşte kayıp görüntüler!