Sendikal mücadelenin kırılma noktası
(Büyük Madenci Yürüyüşü)
Siyasi iktidar, kıdem tazminatını kaldırma cesaretini nasıl gösterebiliyor?
Kritik soru budur.
Bu sorunun yanıtı, Türkiye’deki sendikalizmin geldiği noktayı tanımlamaktadır.
Çünkü kıdem tazminatı, çalışanın adeta son nefesi niteliğindedir.
Siyasi iktidar, artık emek insanının ümüğünü sıkma noktasındadır.
Yalın gerçek budur.
Bu noktaya nasıl gelindi?
Bu bağlamda “Büyük Madenci Yürüyüşü”nü başa alıyorum.
Anımsayalım, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın gözü “Zonguldak Maden İşçilerinin Büyük Yürüyüşü” üzerindeydi.
Neoliberal politikaların Türkiye temsilcisi Özal, kamuculuk karşıtı ve özelleştirmeci politikaların ilk saldırı odağı olarak Zonguldak’ı (TTK’yı) hedeflemişti.
Çünkü Zonguldak kalesi yıkıldığında, bir anlamda Türkiye’de cumhuriyetçi kamuculuk geleneğinin en güçlü simgesi yok edilecekti.
Maden işçileri, sendikaları öncülüğünde ve Zonguldak halkıyla Ankara yoluna düştüler.
Zonguldak halkının ifadesiyle, “Çankaya’nın Şişmanı”ndan hesap sorma yoluna girdiler.
Ve bu eylem Zonguldak işçi hareketinin ilk “ekonomik ve siyasal” eylemi olarak tarihe geçmiştir. Özal iktidarı hedef alınmıştır çünkü.
Zira tarihine bakıldığında, Zonguldak işçilerinin eylemlilikleri genellikle ekonomik-sendikal özlüdür.
Ankara yollarına düşen maden işçilerinin önüne sermaye (Özal) barikatı kuruldu.
Barikat kurulmazdan önce ve sonra, yalnızca Türkiye’den değil, dünyanın dört bir tarafından madenci direnişçilere maddi olarak her türlü yardım ve destek yağdı.
Sendikal örgütler, madencilere TIR’lar dolusu yiyecek-giyecek-para desteği sundular.
Aydınlar, gazeteciler, yazarlar, devrimciler maden işçileriyle birlikteydi.
Ama bir şey eksikti kurulan barikatın emek tarafında!
Sendikalar; diğer kardeş emek kuruluşları maden işçilerinin (GMİS’in) yanında fiilen, eylemli olarak yer almadılar.
Oysa madenciler, işçi sınıfı ve diğer kardeş sendikalarca bir genel grevle desteklenmiş olabilseydi, Türkiye bu Türkiye olmayabilirdi.
1990 sonrası sendikal mücadelenin ilk kırılma noktası burasıdır diye düşünmekteyim.
****
SENDİKAL MÜCADELENİN İKİNCİ KIRILMA NOKTASI
(ŞANLI TEKEL DİRENİŞİ)
Sendikal hareketin ikinci kırılma noktasını, Tekel işçilerinin 15 Aralık 2009’da, 4/C’ye karşı başlattıkları direnişin “yalnız bırakılması” oluşturur.
Evet, Tekel işçilerinin direnişi de çok büyük bir kamuoyu desteği alır.
Aydınlar, sanatçılar, kimi siyasi partiler tekel işçisiyle dayanışma içindedirler.
Ancak ne var ki, kritik önemdeki destekten; sendikaların, konfederasyonların eylemli desteğinden yoksundur tekel işçileri.
Daha ilginç ve iğrenilesi olan yanı, direnişteki işçilere, bağlı oldukları konfederasyon Türk-İş sahip çıkmamıştır.
Daha açık ifade etmekte bir sakınca görmüyorum.
Türk-İş, Tekel işçilerini satmıştır.
Kaldı ki, bizatihi tekel işçisi, direniş sürecinde Türk-İş’in bu tutumunu; teslimiyetçiliği ve sendika ağalığını protesto etmiştir.
Bu durum profesyonel sendikacılığın (sendika ağalığının) iflasıdır.
Teslimiyetçiliğin, “gemisini kurtaran kaptandır” anlayışının, yandaş sendikacılığın içine düştüğü kepazeliktir.
Türk-İş’in o ilke edinmekle çok övündüğü “partiler üstü sendikacılığın”, bumerang gibi dönüp işçi sınıfını vurmasıdır.
Sendikal mücadele ile anti-emperyalist mücadelenin at başı sürdürülmesinin kaçınılmazlığını, bizatihi yaşanmakta olan sendikal pratik ortaya koymaktadır.
Ücrete indirgenmiş sendikacılık anlayışı, doğası gereği sendikaları yandaşlığa, profesyonel “ayak oyunlarına” ve sendikalar arası rekabete itmektedir.
Tüm bunlar işverenlerin ve emek karşıtı iktidarların ekmeğine yağ sürmektedir.
Bir diğer can alıcı sorun, emeğe ve emek örgütlerine yönelen saldırılara karşı, sendikalar arası en geniş güç ve eylem birliğinin örülmesidir.
Türkiye’de artık güç ve eylem birliği doğrultusunda, tüm sendika, federasyon ve konfederasyonları kapsayacak bir çatı-tepe örgüt yaratılmalıdır (yaratılabilinir).
Dünyada bunun örnekleri bulunmaktadır.
Görülen odur ki, sendikacılığın içine düştüğü açmazlardan kurtulabilmesinin başkaca bir yolu yoktur.