İslami bilgilerimiz çoğunlukla, çocukluğumuzda öğrendiğimiz ve zaman içerisinde de okuduğumuz klasik ilmihal bilgilerimizdir. Bu bilgilerin başında, çocukluğumuzda Kur’an kurslarında eli sopalı hocaların koro halinde ilk öğrettiği imanın şartları “amentü” gelmektedir. Eskiden aile ortamlarında hele de misafirlikte dinden bahsedildiği zaman oradaki yaşlı olanlar, çocuklara, “yavrum say bakayım imanın ve İslam’ın şartlarını” diye sorarlardı.
Tabii ki bizler de hocalardan ve klasik kitaplardan öğrendiklerimizi anlatmaya başlardık. Her kesin bildiği “Âmentü billâhi”yi okuyup manasını da söylerdik.
“Allah-u Teâlâ'ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allah-u Teâlâ'nın yaratmasıyla olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben, şehadet ederim ki, Allâh-u Teâlâ'dan başka ilâh yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (s.a.v) onun kulu ve peygamberidir” diyerek bitirdiğimiz vakit “Aferin yavrum” denilerek övgüleri alırdık.
“Bunu da bilmeyen mi var, bunu anlatmanın ne anlamı var ki?” demeyin. Bu bildiğimiz iman bilgilerimizi bir de Kur’an’a soralım, karşılaştıralım, bakalım ne çıkacak?
Şimdi iman ve mümin kavramlarını Kur’an’dan tanımaya çalışalım. İman ve mümin kavramları, Kur’an’da inanma ve inanan anlamlarındadır. Kur’an’da mümin için güven veren anlamı da mevcuttur. Nitekim Cenabı Hakkın bir ismi de “Mümin” yani “güven veren, emniyet veren” demektir.
Güneşin her sabah doğudan doğması insanları hiç yanıltmaz. Tüm insanlık o saate göre hayatını düzenler. Güneş hiç yanılmaz, şaşmaz, değişmez ve insanlara güven verir. Kimse güneşin doğuş saatinden kuşkulanmaz ve güneş de doğacağı zamanı hiç geciktirmez. Allah’ın koymuş olduğu tabiat kurallarının hepsi güneş gibidir şaşmazlar.
Hz.Peygamber de mümini anlatırken, hem dini inanca sahip olan, hem de kavramın diğer anlamı olan sosyal boyutu birlikte ele almaktadır. Peygambere göre mümin, hayatta insanlar arasında güven veren kişi anlamın da gelmektedir.
Hz.Peygamber hadislerin bir çoğunda mümini kavramın sosyal boyutuyla tanımlamıştır. “Sizden kim nefsi için sevdiği bir şeyi mümin kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhari)
Hz.Peygamberin mümin tanımı Müslümanlar arasında tam bir sosyal uyuma ve sosyal dayanışmaya dayanmaktadır. Hz.Peygamberin bu tanımına göre mümin, mümin kardeşini kendinden ayrı ve farklı göremez. Tıpkı bedenin bir uzvu hastalandığında tüm vücudun rahatsız olması gibi...
Müslüman, diğer insanlarla kardeş olduğu bilinciyle yaşamalı, bir komşusu açken rahatsız olup onun ihtiyacını gidermelidir. Kendisi için arzu ettiğini onun için de arzu etmelidir. Kendisi için istemediğini onun için de istememelidir.
Burada bir birine güven telkin eden salih insanlardan müteşekkil huzurlu bir toplum hedeflendiği ortaya çıkmaktadır. Hırs ve şehvetin peşinden koşulduğu, her şey benim olsun denildiği bir dünyada araya bir takım aracılar sokarak ve bin bir yola başvurarak herkesin mal ve mülkü kendisine mal etmeye çalıştığı bir ortamda, müminin bir diğer mümin kardeşini kendi nefsinden aziz ve değerli kılıp ona “buyur” diyebilmesinin fert ve toplum açısından vereceği huzur ve faydanın büyüklüğünü acaba idrak edebiliyor muyuz?
Sosyal yardımlaşma ve diğerkâmlık duygularından mahrum olan bencil kişiler aynı zamanda içe kapanık marazi bir yapıya sahiptirler. Tavırları münferit olup sadece kendi çıkarları için uğraşırlar. Halbuki Hz.Peygamber bu tanımı ile müminin bu nevi ruhsal hastalıklardan uzak, sosyalleşmiş bir diğer ifadeyle Rabbi ve toplumu ile barışık ve uyumlu bir kişilik yapısına sahip olması gerektiğini vurgulamaktadır.
Müslümanlar inandıkları tüm değerler ve yaptıkları salih ameller doğrultusunda sahip olduklarını paylaşmak, bölüşmek, dağıtmak ve vermek suretiyle bu dünyada cenneti oluşturmaya çalışmalıdırlar. Şayet başaramazlarsa, Allah ahirette bunu gerçekleştirecek ve cenneti inananlara mükafat olarak verecektir.
Sünnet adına, hadis adına İslam’a giren hurafelere ve İslam dışı fikirler taşıyan rivayetlere karşı olmak gerekmektedir.
Mesela, “kişi kendisi için istediğini kardeşi için istemedikçe gerçekten iman etmiş olmaz” bir hadistir. Bunu Kur’an ölçülerine vurduğumuz takdirde Kur’an’a ters olmadığını görürüz. Çünkü Kur’an’ın bütün öğretisi insanları diğerkâm olmaya sevk etmektedir. Kendini değil, öncelikle başkasını düşünmek.
Kur’an’daki iman esasları beş tanedir. Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara ve ahiret gününe iman.
Cibril hadisinde geçtiği biçimde, Cebrail’in kendisine “bana imandan haber ver” sorusuna Hz.Peygamber, “İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanmandır” şeklinde cevap vermiştir.
Bazı metinlerde bu beş iman esasına kadere iman da dahil edilerek altıya çıkarılmıştır. Kadere iman esası “ahad” bir hadise dayanmaktadır. “Ahad hadis” tek bir kişi tarafından rivayet edilmiş, mütevatir olmayan hadis demektir. Kur’an ölçüleriyle karşılaştırıldığında kadere iman konusunun iman esasları içerisinde yer almadığı görülüyor.