13.01.2016, 17:37 1836

ALAMUT KALESİ'NDEN KANDİL DAĞI'NA

 Günümüzde dünyanın en önemli güncel konusunun terör ve terörizm olduğu yadsınamaz. Dünya adeta terörle sarsılmakta ve terör kabusu yaşamaktadır. Özellikle ülkemiz terörden en çok etkilenen ülke konumundadır. Diğer ülkeler genellikle sadece radikal İslamcıların ürettiği terörden zarar görürken; Türkiye buna ilave olarak PKK terörü ile de boğuşmaktadır. Bu yüzden büyük maddi ve manevi kayıplara uğramaktadır.
  Terör ve terörizm nedir, önce bunları bir görelim.
  Terör; bir gücü, bir iktidarı zorla kabul ettirmek amacıyla sistemli bir biçimde şiddet kullanma, yıldırma, tedhiş olarak tanımlanabilir. Terörizm de; bireylerin ya da azınlıkların şiddete dayanarak ve kişilere, mallara ya da kurumlara yönelik siyasal eylemi; veya başka bir deyişle, ihtilalci grupların giriştiği şiddet eylemlerinin tümü şeklinde tarif edilebilir. Belirtilen bütün bu özellikleri göz önüne alındığında, uygulamada terör ''Bir siyasal hedef ve bu hedefe ulaşmak için öncelikle psikolojik, sonra da dehşet veren, toplumun yüreğinde büyük bir baskı şoku salan saldırı şekli'' biçiminde açıklanabilir.
  Terörizm, siyasal amaçlar için örgütlü, sistemli ve sürekli olarak terör kullanmayı benimseyen bir strateji olarak da tanımlanabilir. Terör ise, dehşet ve korku ifade eder. Özetle; şiddet, terör ve terörizmin en önemli öğesini oluşturur.
  Terör bir ideoloji değil, bir strateji olduğundan, değişik siyasal görüştekiler tarafından; örneğin, aşırı sol, aşırı sağ, radikal dinciler veya neofaşistler tarafından da kullanılabilir.
  Terörün ve terörizmin tarihçesine gelirsek;tarihteki bilinen ilk terörist örgütü İranlı bir din ve siyaset adamı olan Hasan Sabbah kurmuştur. 1034-1124 yılları arasında yaşayan Hasan Sabbah'ın kurduğu bu örgüt tarihin en kanlı terör örgütlerinden biridir. Öyle ki, Hasan Sabbah'ın önderliğini yaptığı bu tarikatın isimlerinden biri olan ''Haşşaşin'' adı; sonraki yüzyıllarda Avrupa'da ''Suikastçiler'' anlamına gelen ''Assasins'' kelimesinin türediği kök sözcüğünü oluşturmuştur.
  Hasan Sabbah, İran'ın Kazvin kenti dolaylarında bulunan Alamut Kalesi'ni de kendisine üs olarak seçmiştir. PKK'nın yuvalandığı Kandil Dağı ise işte bu Alamut Kalesinin bir nevi versiyonudur. Zira Alamut Kalesi ile fiziki yönden önemli benzerlikleri bulunduğu gibi; her iki örgütün stratejileri ve yöntemleri de birbirlerine çok benzemektedir.
   Alamut terörünün en önemli özelliği, bu hareketin sarp ve yüksek dağların tepelerinde kurulan, ulaşılması zor kalelerde üslenen; yine bu kalelerde karargah kuran önderler tarafından yönetilmesi idi. Zaten, ''alamut'' kartal yuvası anlamına geliyordu.
   Alamut terörünü ve Hasan Sabbah'ı örnek alan PKK'lılar da kendilerine üs olarak, yine Alamut Kalesi'nin bulunduğu yer gibi yüksek ve ulaşılması zor bir yer seçmişlerdir. Bu yer; İran- Irak sınırında, Irak'ın Erbil ili yakınlarındaki Zagros Dağları'nın bir bölümü olan Kandil Dağı ve bu dağın yükseklerindeki Kandil Vadisi'dir. PKK barınakları genellikle 2 binli rakımlarda olup kampların önemli bir kısmı Kandil Vadisi'ndedir.
   Türkiye'ye kuş uçuşu mesafesi 90 kilometre olan bu vadi 1.219 metre yükseklikte bulunmaktadır. Uzunluğu 4.5 kilometre olup çok girintili çıkıntılıdır. Ayrıca, sekiz defa da zigzag yapmaktadır. Terörist kamplarının bulunduğu yerlerde  yüzlerce geniş mağaralar bulunmaktadır. 
   Görüldüğü gibi, teröristlerin haberi olmadan bu vadiye baskın yapmak veya uçakla isabetli vuruşlar yapmak pek kolay değildir.
   Şimdi de terörün anatomisine ve psikolojisine bir bakalım.
   Önce Hassan Sabah'ın felsefesine ve uygulamalarına bakarsak zaten onun yolundan giden PKK için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Hassan Sabbah'a göre; kitleler her zaman belirsizliklerden korkarlar ve bu yüzden açık bir yalanı ulaşılması zor gerçeklere yeğ tutarlar.
  (Bana göre; onun bu felsefesinin doğruluğu 7 Haziran seçimlerinden sonra, 1 Kasım seçimlerinde doğrulanmıştır! Zira belirsizlikten korkan insanlar tekrar AKP'ye yönelmiştir. Devlet Bahçeli'nin kulakları çınlasın!) 
   Daha önceki ''Mezhep Savaşları'' başlıklı yazımda da izah etmeye çalıştığım gibi; mezhep savaşları nedeniyle İslam dünyası 11.nci yüzyılda büyük bir kaosun içine sürüklenmişti. Bunun ürünü de, siyasal ve ve toplumsal mücadelelerde örgütlenmiş terörün ortaya çıkması oldu. Bu durumu değerlendirmek isteyen Hasan Sabbah; mensubu olduğu İsmailliyye mezhebinin bir kolu olan Batınilik tarikatının başına geçti. Batınilik, zaten bir nevi Yahudi tasavvufu olarak da nitelendirilebilecek olan Kabalacılık akımını örnek alıyordu. Buna göre, gerçek ve dinsel bilginin kutsal kitapların söylemlerinde değil, fakat bu söylemi oluşturan kelimelerin özgün anlamlarında gizli olduğuna; ve bu gizeme de ancak kutsal ve seçkin bir din önderinin ulaşabileceğine inanılıyordu. Hasan Sabbah  bu durumdan yararlanarak tarikatın adını sonradan Haşşaşin olacak kadar köklü değişikliklere uğrattı. İsmailliyye ve Batınilik ilkelerini çok katı olarak yorumlayıp aşırı bir şekilde uygulandığı bir yol olmasını sağladı.
   Hasan Sabbah şuna da inanıyordu: İnsan topluluklarının hepsi kökenlerinde az ya da çok, ama mutlaka sürüsel bazı kalıntıları taşımakta devam ederler. Sürü ise başsız kalamaz. Önder, insanların omuzlarından toplumsal sorumlulukları ve özgür olmanın tüm yükünü alarak onları rahatlatır. Kandırılmaya hazır, amaçsız ve dirençsiz insan yığınlarına umut, güven, sevgi ve kararlılık aşılayarak onlara yaşama gücü verir.
   Hasan Sabbah işte bu sürü veya kitle psikolojisini çok iyi kullandı. Kendi önderliğinde militan veya fedai denilen üyeler yetiştirdi. Fedai yetiştirmede kullandığı çok ilginç ve özgün bir usul de fedai adaylarının haşhaş ile bayıltılması usulü idi. Zira, fedailerin istençlerini etkilemede kullanılan haşhaş, eskiden beri İsmailliye ve Kalenderiye dervişlerinin kendilerinden geçerek vecd haline gelmek için kullandıkları bir uyuşturucu idi. İşte bu uyuşturucu ile bayıltılan fedai adayı önce sahte bir cennete taşınıyor; bir kaç gün orada ağırlandıktan sonra tekrar bayıltılıp eski yerine getiriliyordu. Kendisine de Hasan Sabbah için şehit olursa tekrar bu cennete geleceği vaad ediliyordu. Cennetin tadı damağında kalan fedai de  şehit olup bir an önce o cennete tekrar gidebilmek için koşulsuz ölüme atlıyordu.
   Hasan Sabbah'ın bu yöntemle kurduğu terör örgütü korkunç cinayetler işledi. Düşünebiliyor musunuz; Büyük Selçuklu Devleti'nin en güçlü devlet adamı Nizam'ülmülk bile Hasan Sabbah'ın adamları tarafından öldürüldü. Hatta Büyük Sultan Melikşah'ı bile Hasan Sabbah'ın öldürttüğü kuvvetli rivayettir.
   Hasan Sabbah'dan neden bu kadar çok bahsettim? Zira, Hasan Sabbah, yukarıda da söylediğim gibi, tabiri caiz ise, terörün kurucusudur. PKK'lılar da onun torunlarıdır ve onun yolundan gitmektedirler. Sizin de gördüğünüz gibi Alamut terörünü birebir taklit etmektedirler. Üs seçmede bile aynı yolu izlemişlerdir. Militan toplama ve yetiştirme tarzları da çok benzemektedir.  Değişiklik olarak;  Hasan Sabbah militanlara cennet vaad ediyordu; PKK ise özgür Kürdistan vaad ediyor.
   İki örgütün arasındaki tek fark; Hasan Sabbah Büyük Selçuklu devletine karşı savaşmıştı; PKK ise Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı savaşmaktadır. Ama Hasan Sabbah'ın çocukları şunu bilsinler ki Türkiye Cumhuriyeti Selçuklu Devleti'ne benzemez. Şimdiki şartlar ve güçler çok farklıdır. O nedenle,başarı şansları olamaz. 
   Umarım mevcut militanları ve potansiyel militanları bir an önce bunun farkına varır da bu kan durur.
 
                                                                                                                                    
Yorumlar (0)
21
açık