Geçtiğimiz gün dinleyenleri taşkın bir duygu seli içinde bırakan bir söyleşi yaptık Yelda Karataş’la…
Yirmi yıl sonra yeniden geldiği baba toprağında, defne, akasya, ıhlamur ve iyot kokularının peşinde hüzün dolu bir yolculuğa çıkan şair, yüreğinin en tenha yerlerinde sakladığı Zonguldak hatıralarını anlattı bize…
İzleyenlere, yalnızca sözleri değil bakışı, mimikleri, çatallanan sesi, kabaran öfkesi, kabına sığdırmadığı sevinciyle yılların sisleyemediği hatıraların, insanı diğer tüm canlılardan ayrı kılan bir değer olduğunu duyumsattı…
Bir kez daha inandık ki, zamana meydan okuyarak ayakta kalmayı başarabilmiş bir ağaç toprağa yalnızca gövdesiyle kök salarken; meyvesi, gölgesi, konup göçen kuşları, dalı, budağı, altında yapılan sohbetleri ve çevresindeki yaşanmışlıklarıyla koskoca bir orman oluyordu insanın içinde…
Yıkımcılardan kurtardığı ferforjeli balkonunda her akşam güneşi aynı karartılarla söndüren bir ev, devlet nezdinde sicil defterine düşülmüş tek sütunluk kayıttan ya da kapısına iğretilikle çakılmış bir numaradan ibaretken, hatıralarına saygıyı iman bilmiş insanların yüreğinde, her yanından ziynet taşan bir hazine gibi ışıyordu…
Doğanın insan denen canavar ruhlu varlıklara isyan olarak her yanından otlar fışkırttığı viran merdivenler, üzerinde adımlayan insanların değil de, taşıdığı anı yükünün altında daha çok eziliyordu sanki…
Artık kırışıklarla dolmuş, gözlerindeki fer sönmüş olsa da, yıllar sonra, aynı sevgiyle gülümseyen dost yüzleri, insana ömrü boyunca sunulabilecek en büyük armağandı kesinlikle…
 
ALTIN GÜNLERİNE GİTTİK ZONGULDAK’IN
Gerçekten bambaşka bir söyleşi oldu o akşam; Karataş, yüreğinin Zonguldak’ına şiirli hazların büyüsüyle sürükledi dostlarını…
Ruhumuz yükseldi, Akşam Gazetesi okunan ışıklı bir eve konuk oldu usulca…
Yüzü hep düşlere açık balkonlu eve ulaşmaya çalışırken tırmandığımız gölgelikli merdivenlerin kederli basamaklarında hüzünler devşirdik birlikte…
Pek çok insan sevgilisini ilk kez o merdivenin karanlığında öpmüş, son kez bu merdivenlerde elveda demişti belki de…
İş yorgunu insanların az sonra ulaşacağı evin sıcağını düşünerek attığı ağır adımların soluksuzluğuna takılmadan altın günlerine gittik Zonguldak’ın…
Hep beraber Yayla İlkokulunun irfan yayan sıralarına doluştuk…
Belki de şehrin en çok düş biriktirilen yerine, bitişiğindeki aynı adlı sinemaya geçtik, Sergio Leoni’nin “Bir Avuç Dolar” adlı unutulmaz filmi oynuyordu perdede…
Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”ndaki gibi marazi bir aşkla şehrin suretine tutulurken, Atıf Yılmaz’la birlikte “Aah Güzel İstanbul” diyerek gelecek çizdik kendimize…
Sonra üreten bir kentin, mavnalardan, vapurlardan, şimendiferlerden, lavuardan yükselen uğultulu sesine açtık kulağımızı…
Sürme gözlü madencileri vardiyasına çağıran Çaydamar borusuyla saatlerimizden daha çok yüreklerimize ayar verirken mahzunduk; ne Çaydamar ocağı, ne borusu, ne de üreten insanları gülen yüzleri kalmıştı ortalıkta…
Şehrin geleceğini gösteren bir işaret olsun diye kentin en ortalık yerine kurulan kambur köprüden geçerken martılara simit değil de hatıralarımızı attık…
 
VİTA KUTUSUNDAN SARKAN SARDUNYALAR, BEGONYALARI NEREDE ŞİMDİ
Karadeniz’in hemen kıyısına kurulmuş bir salonda çocukluğunun kokularını aradığını söyledi Karataş…
Kokusunu kaybeden şehir ruhunu da kaybederdi ona göre…
Kenti yöneten fukara gönüllüler hiç farkında değildi ama çok haklıydı gerçekten; akasyalar kokmuyordu artık bu ellerde; ululaşmaya yüz tutmuş çınarlar köklerinden sökülmüş,  yerleri çoktan betonlanmıştı…
Annelerimizin Vita kutularından sarkıttığı sardunyalar, begonyalar, yamaçlara diktiği hanımelileri, ateş gülleri kokularını da alarak onların peşi sıra çekip gitmişti, çocukluğumuzun masumiyeti gibi tıpkı…
Bir eli baltada, diğer eli beton döken mikserin kolunda olan haydutlara diklenen arsızlığı da olmasa, kendini hafiften hissettiren defne kokusu da karışmayacaktı artık rüzgâra…
Son otuz yılda yalnızca kokularını değil, umudu gibi tıpkı, seslerini, renklerini, yüzlerini de kaybetmişti bu şehir…
Gümrah bir orman gibi göveren yeşili, sularının mavisi, bir ağaçtan diğerine kanat çırpan kuşların bin bir rengi ne kadar uzaktaydı şimdi…
Yelda Karataş tüm bunları anımsatırken hüzünler çoğalttı içimizde, önümüze başka sorular, yeni görevler koydu…
Şu kötülüklerle dolu günlerde bize bir tutam incelik getiren delişmen kız, hoş bulduk kentine…