Ortadoğu denen lanetli coğrafyanın hemen kıyısında yaşıyoruz… İktidar ve para hırsıyla dünyayı ateşe veren küresel efendilerin her yanını bir cinayet mahalline döndürdüğü o coğrafyadan yükselen barut kokusu, ölümcül bir bulut olarak ülkemizin üstünde geziyor… Oralarda patlayan her bomba, sıkılan her kurşun, bizim ellerde, kan denizleri oluşturuyor… Acının derin bir sızı olarak dört bir yanı kapladığı şu uğursuz günlerde bir cinnet halini yaşıyoruz toplumca… Kan bürümüş gözlerle yalnızca kendi ölümüze ağlıyor, ne kötü ki başkalarının acısıyla mutlu oluyoruz… Maç skorunu öğrenir gibi dinliyoruz ölüm haberlerini… Hayata veda eden herkesle insan yanımızın bir parça daha da azaldığını düşünmeden soruyoruz sayıklar gibi: “Kaç bizden, kaç onlardan?”

 

Aklımızı yitiriyoruz herhalde… Cinayetlere en çok kılıf bulan, halklar arasında en çok kin ve nefret yayan,  bir karmakarışık bir yumak gibi ülkemizin önünde duran sorunlara çözüm üretmek yerine kördüğüm olması için çalışan siyasetçiler, “en başarılı” sayılıyor bizim ülkede… Anlamaya yönelik çaba yerine hamaset dolu sözlerle hakaret etmek, sağduyulu yaklaşımlar yerine ötekileştirdiği, yok saydığı toplulukları şeytanlaştırmak daha çok prim yapıyor… Toplu öldürümleri, savaşları, halklar arasında düşmanlığı körükleyerek tüm ikbalini bunun üzerine kuran izansız siyasetçilerin, kendileri gibi düşünmeyen, sandıkta farklı tercih kullanmaktan başka hiçbir suçu olmayan insanları “şerefsiz” ilan etmesi, ağır kalemler arasında bile taraftar buluyor…

 

ÖLÜMLERLE İKTİDAR ARASINDA DOLAYSIZ İLİŞKİ

Gerçeküstü bir romanın ya da bir bilimkurgu filminin tam ortalık yerine düşmüş gibi ülkemiz… Aldatılmışlığın kör memelerinde uyuşturulan kalabalıkların çılgınca alkışları, “yaşa, var ol” nidaları arasında ölülerin omuzlarına basarak yükseltiyor tiranlar iktidarlarını… “Bizim çocuklar” aldatmacısıyla başkalarının çocuklarını ölüme yollayan kan içiciler, doymak bilmez bir iştahla yeni ölüm haberleri bekliyor… Yaydıkları dezenformasyon sayesinde, bedeni bin parçaya bölünen her insanla iktidar koltuklarına bir çivi daha çakıyor şahbazlar… Ölümlerle iktidar arasındaki dolaysız ilişki, muktedirlerin acımasızlığını daha da artırıyor… Debelendiğimiz fasit dairenin içinde ölümün ve iktidarın insanı insanlıktan çıkaran şehvetiyle, ölümlere, yeni insanlar yollanıyor…

 

İnsanoğlunun bin yıllardır kendi içine birike birike oluşturduğu bizi biz yapan değerler tümden unutuldu ahir zamanda… Düşman ölülere “leş” deniliyor bizim ellerde, mermilerle parça parça edilen çıplak kadın bedenleri kent meydanlarında sergileniyor… Hayvan ölüsü gibi yerlerde sürüklenip üzerine basarak zafer fotoğrafları çektiriliyor daha sonra… Sahi ne oldu bizim masumiyetimize? Topal karıncayı merhemleyip, kanadı kırık kuşun acısıyla kavrulan yüreğimize kim ekti bu kin tohumlarını? Pul koleksiyonu bırakarak askere giden bir delikanlıyı, evine kesik düşman kulağı koleksiyonu ile döndüren vahşeti kim kazıdı kimliğimize? Birbirinden fersah fersah uzak olan yiğitlikle, zalimliği birbirine kim bu kadar yakıştırdı?

 

ÖLDÜRMEYİ ŞEHEVİ BİR ARZU HALİNE DÖNÜŞTÜREN KATİLLER

Sahi başrolünde kim oynuyor bu uğursuz oyunun?  Birkaç yıldır tek bir mermi bile patlamayan, doğudan batıya, batıdan doğuya tek bir cenaze bile gitmeyen ülkede, kan içici vampirler nasıl doluştu ortalığa? Bunca acımasızlığı kimden öğrendik bu kadar? Çırılçıplak soyulmuş kadınların cansız bedenlerini yerlerde sürükleyerek mi kurtulacak bu ülke, adam öldürmeyi şehevi bir arzu haline dönüştüren katillerle mi ayakta kalacak? Ya da bir dil, bin yıllardır aynı coğrafyada yan yana yaşadığı kardeş halkın gençlerine pusu kurarak, bombalı saldırı düzenleyip, kör şiddet uygulayarak mı özgürleşecek? Şiddetin şiddeti doğurduğu, şiddetle çözüldüğü sanılan sorunların yarınlarda bambaşka boyutlar kazanarak karşımıza çıkacağı bilindiği halde, nedir bunca vahşetin hikmet-i ilahisi?

 

Bizi Suriyelileştirmek istiyorlar. Her birimiz atalarımızın mezarlarını bırakarak yerimizden, yurdumuzdan göçelim, mülteci olarak yaşayalım yaban ellerde, tek istedikleri bu canilerin… Kapıldığı hezeyanlarla şuurunu yitirmiş, bilinci parçalanmış, insanlık değerlerinden mahrum kalmış, ötekine karşı acımasızlaşmış bir insan topluluğu yaratmak en büyük düşleri… İktidarlarını sürdürüp, saltanatlarını sürdürmenin tek yolu buradan geçiyor çünkü… “Vatan, millet” hamaseti yapıp, şehit cenazelerinde timsah gözyaşları dökmeleri, zırhlı araçlara binip, koruma ordusuyla gezdikten sonra “Şehit olmak istiyorum” palavrasıyla milleti galeyana getirmeleri tümüyle bundan… Kendi çocuklarına çürük raporu aldırıp askerden kaçırdıktan sonra, “Çocuklarımızın kanı helal olsun bu vatana” edebiyatı yapmaları da, şehit cenazelerinde döktükleri timsah gözyaşları da tümüyle iktidar hırsından…