Sıkı Galatasaraylı kuzeninin yaptığı plana sıkı Galatasaraylı oğlum da dahil olunca hafta sonu Konya’da aldık soluğu… Onlar için maç, bizim içinse gezi fırsatıydı… Konya’yı daha önce görmeyen bendenize “Gez dünyayı, gör Konya’yı” sözünü test etme olanağı da doğmuştu böylece… Büyük şairleri, bilgeleri barındırıp, imparatorluk yaratmış bir kentti sonuçta Konya… Kimlikli kentleri severim… Ruhu bana yabancı da olsa egzotik havasını solumak büyük keyif verir… Derinliklerinde kaybolup, oradan şehre, ülkeye, dünyaya, hatta hayata bakmak düş dünyamın şenlik anları gibidir…
 
Selçuklu Devleti de öteden beri ilgimi çeker… Günümüzde bile insanlara esin veren bir sanat üslubu yaratmayı becermiş bir uygarlık her şeyden önce… Camileri süsleyip tabaktan buhurdana, vazodan fayansa her türlü gereci bezedikleri çiniler, o çinilerdeki renkler dönemin çok ilerisindeki bir zevki yansıtır… Taş işçiliğinin en güzel örneklerini sergiledikleri hanların, imarethanelerin, kervansarayların duvarlarıyla kale surlarını, dince yasak olmasına karşın, insan ve hayvan kabartmalarıyla süslemeleri, heykeli anıştıran bezemeler yapmaları, dönemim koşullarına göre, hiç de bağnaz olmadıklarını anlatır…
 
EY MAKAMI VAR İLE YOĞUN ÜSTÜNDE OLAN KİŞİ
Nihayetinde Konya bilge şair Celaleddin-i Rumi’nin kentidir… Hakkında çok şey okuduğum Rumi’nin, kendisinde “mutlak kemâlin varlığını”, cemalinde de “Tanrı nurlarını” gördüğü Şems-i Tebrizi’ye “Ey makamı var ile yoğun üstünde olan kişi” şeklindeki seslenişini bilirsiniz… Birkaç sözcükten anlam denizi ne kelime okyanuslar yaratan bu dize ilk okuduğumda çarpmıştı beni… Bu büyüyü yaratmak için iyi şair ya da bilge olmak yetmez, aşk ehli olup, insanı kamile ulaşmak gerekir kesinlikle… Bana Rumi’nin tüm külliyatını özetleyen bu dize, yol boyu, ulu ırmaklar gibi çağlayıp durdu içimde…
 
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz, çırılçıplak bozkırın içinde geçip Konya’ya girdiğimizde modern bir kent karşıladı bizi… Yeşil alanları çok iyi düzenlenmiş, yolları muntazam, kaldırımları düzenli tertemiz bir kentti karşımızdaki… Oraya buraya koşuşturan otobüsler, her kavşakta önümüzü kesen tramvaylar, toplu taşımaya da özen gösterildiğini anlatıyordu… Dümdüz kentin sokaklarında insanı mutlu kılan her şey vardı da, görmeyi çok umduğum Selçuklu eserleri yoktu ama… Karnımızı etli ekmekle doldurur doldurmaz ilk işimiz Mevlana Müzesi ile Alaattin Tepesi’ni gezmek oldu…
 
KİMLİKLİ BİR KENT HAVASI BULAMADIK
Bir şok da müze ve çevresinde yaşadık… Yapıyorum diye bozan bir gayretkeşlikle her yanı betona boğulmuştu çünkü dergâhın… Etrafında bir ağaç bile yoktu… Olağanüstü kalabalık yüzünden manevi iklimini soluyup, ışığında arınmak mümkün olmasa da fiziki olarak iyi korunduğunu görmek bir parça olsun içimizi serinletti… Oradan Alaattin Tepesi’ne, yapıların gölgeliklerinden yaptığımız yürüyüşte, camilerin dışında doğru düzgün bir şey göremedik… İki elin parmakları kadar yapı da olmasa, Selçuklu için, “Camiden başka bir şey yapmamış” dedirtecekler insana… Kötü olan şu ki, o güzelim camiler, etrafını çevreleyen binaların arasında kaybolup gitmiş…
 
Cadde ve sokakları iyi düzenlenmiş nevzuhur bir kentin sokaklarında dolaşır gibi gezdiğimiz Konya’da kimlikli bir kent havası bulamadık… Daha kötüsü, Rum’undan Ermeni’sine her soydan insanın yaşadığı hoşgörü kentinin, kimliği gibi, farklı kültürler ve yaşam tarzları da kaybolmuş… Koca kentte bırakın meyhaneyi, tekel bayi bulmak bile define kazıcılığı gibi bir marifet gerektiriyor… Her konuda yardımcı olmak için çırpınan insanına, “Yemek yiyip bir iki kadeh nerede içebiliriz?” diye sorduğunuzda duvara tosluyorsunuz adeta… Anlaşılan o ki, toprağına sevgiden başka bir şey ekmeyen Rumi’nin hoşgörü kentinde farklılıklara tahammül kalmamıştı… Ne diyelim… Bu karanlık da yaşanacak demek ki…