Ben aday olsaydım

Abone Ol

Mart 2014’de yapılacak yerel seçimlere altı ay kadar bir zaman kaldı. Partiler ısınma turlarında henüz. Yarış partilerden daha çok parti içindeki aday adayları arasında geçiyor şu ara. Karar verici konumunda olan kişileri etkilemek için büyük bir strateji savaşı veriliyor. Aday adaylığı sürecinde yaşananlar ayrımsız tüm partilerin antidemokratik bir yapıda olduğunu gösteriyor. Bana sorarsanız partilere üye olmanın hiçbir anlamı bu ülkede. Yaratılan lider kültü tam bir genel başkanlar sultası yarattı ne çünkü. Her konuda, tek seçici konumundaki hazret karar veriyor her şeye. Onlar da parti organlarından daha çok profesyonel danışmanlardan, araştırma şirketlerinden fikir alıyor. Dünyaya tümüyle değişik pencerelerden baksa, farklı ideolojik yönelimlere sahip olsa da parti içi yaşam hiç değişmiyor. Bu yönüyle, al birini vur diğerine diye özetlenebilecek bir garabet, siyasal değil yalnızca, bütün hayatımızı şekillendiriyor.

 

Bu durum başka bir şeyi de çıkarıyor ortaya. Fikri olandan, değer üretenden daha çok etrafı olan, karar mekanizmaları etrafında maiyet ve güç biriktiren insanlar adaylık dâhil her konuda, diğerinden çok daha şanlı oluyor. Bu da siyasi hayatta doğal olarak büyük bir fikir fukaralığı, anlatılması zor bir çölleşme yaratıyor. Örnek mi istiyorsunuz? Buyurun. Gazetelerin arşivleri orada, “google” denen çağ bilgesine de danışabilir isteyen. İki dönem belediye başkanlığı yapıp da, hizmetlerinden daha çok ettiği küfürlerle ulusal basına konu olmuş, sarf ettiği adaba mugayir sözler nedeniyle adı “bipli başkan”a çıkmış, görevi esnasında yaptığı spekülatif işler kamuoyunda sıkça tartışma konusu olmuş, bu nedenle hakkında bir sürü dava açılmış, tefekkür dünyası kahvehane lakırdısı düzeyinin üstüne hiçbir zaman çıkmamış Bay Ali Bektaş, birilerince daha üst görevlere layık görülebiliyor. Bunun tek izahı, tümüyle güce tapınan bu Allah’ın belası düzen bence…

 

Konut mahremiyetine önem verirdim

Ben aday olsaydım, önce bu garabetle kavga eder, tabanın söz ve karar sahibi olduğu bir partide bizzat üyelerin tercihi olarak ortaya çıkmak isterdim en başta. Ankara’dan birilerinin işaretinden daha çok, yarın gece gündüz sokak sokak dolaşıp birilikte oy isteyeceğim yol arkadaşlarımın rızasını çok daha önemserdim… Ben aday olsaydım, kentleşme konusunda insanlığın ortak aklının en üst düzeydeki ifadesi olarak gördüğüm Avrupa Kentsel Şartı’nın başucu metnim, yol göstericim, kılavuzum olacağını ilan ederdim daha sonra… “Mahremiyet ve dokunulmazlığının garanti edildiği, sağlıklı, satın alınabilir, yeterli konut stokunun sağlanması”nın, konutlaşmanın temeli sayıldığı bir dünyada, iç içe geçmiş, camından balkonuna atlanılabilen, insanın mahremiyetini ve dokunulmazlığını yok sayan nevzuhur yerleşkelere izin veren tüm yetkililerin, kente karşı suçu işlediğini söyleyerek, gelecek kuşaklar adına hesap soracağımı ilan ederdim.

 

Yaşanıp hatıra biriktirilen kentleri, alışveriş merkezleri ile ortalarından akıp giden otobanlardan ibaret sayan kapitalist illüzyonla da, bunun şakşakçılarıyla da mücadele edeceğimi çok açık bir dille ifade ederdim. Şart’ta çok doğru bir şekilde ifadesini bulan, “Araçlar kentleri gürültü, rahatsızlık, ruhsal ve fiziksel tehlike, çevre estetiği ve sosyal alanların yok olması, hava kirliliği gibi sorunlarla tehdit ederler” yaklaşımından hareketle yalnızca karayolu değil, başta teleferik, raylı ulaşım gibi alternatif ulaşım sistemlerini yaşama geçireceğimi taahhüt eder, otomobil dolaşımını kısıtlamak için elinden geleni yapacağını söylerdim. Şartın dediği gibi tıpkı: “Bugünden bir şey yapılmaz, yeni düzenlemeler getirilmezse, araç trafiği, özellikle de özel araçlar ve kamyonlar, sadece kentleri tahrip etmekle kalmayacak, ‘sera etkisiyle’ tüm çevrenin zarar görmesine de hatırı sayılır bir katkıda bulunacaktır.”

 

Mevzuata hülle yapmazdım

Avrupa Kentsel Şartı sokakları yaşanabilir sosyal bir mekân olarak görüyor. Kentsel açıklıkların mevzuata bin takla attırılarak inşaata açılmasını değil, “yüksek kaliteli ve dayanaklı malzeme kullanılarak” sosyal donatı alanlarına çevrilmesini istiyor. Ben başkan adayı olsaydım, uygulayacağım uzun vadeli bir planlama ile kaldırımı olmayan bir tane sokak bırakmayacağımı taahhüt ederdim. Eklerdim ardından: “Kaldırımı olmayan bir sokağın kenarında, iki üç katlı evini yıkıp, yanına her ne hikmetse betonlanmadan kalmış üç beş metrelik yeri de katarak çok katlı yapı dikmeye heveslenenler, bana oy vermeyin sakın. Başkan olduğum takdirde yoldan çekme mesafesini de, yapıların yaklaşma mesafesini de en kötü olasılıkla asgari düzeyde uygulayacak, mevzuata hülle yaparak usulsüz bir tek projenin bile uygulanmasına izin vermeyeceğim.”

 

Ben aday olsaydım Hamit Kalyoncu’nun “Kömürde Açan Çiçek” adlı kitabı ile TMMOB İl Koordinasyon Kurulu tarafından yayımlanan, “Zonguldak Kent Sempozyumu 2011 Bildiriler Kitabı”nı hatmederek başlardım çalışmalara. Kalyoncu’nun kitabından kenti, kente değer katmış, insanları tanır, nereden gelip nereye gittiğimizi öğrenirdim iyice. İyi bir Zonguldaklı olmadan, kentle, kentsel değerlerle bütünleşmeden, yurdun dört bir yanından omuzlarına kültürlerini vurarak gelen insanların kültürel bileşkesinde mayalanan Zonguldaklılık bilincine ulaşmadan iyi bir başkan olunmayacağına aklım kesiyor çünkü… Sonra Kent Sempozyumu’nda bilim insanlarının saptadığı kentsel sorunları öğrenir, onların da fikrini alarak çıkış yolları arardım birlikte. Mevcut yöneticilerin yaptığı gibi bilim insanlarının uyarılarına kulağımı kapayıp, yurttaşların yarınlarını karartacak uygulamalara imza atmazdım böylece. Heyetimde mahalle, hemşeri dernekleri temsilcisi kadar bilim, sanat ve kültür insanı olmasına da özen gösterir, onlarla birlikte oluşturacağım politikalarla çıkardım yolculuğa… Ben aday olsaydım… Herhalde kimse oy vermezdi bana…