DEVİR DAİM

Abone Ol

Bir bahanesi olmalı hayatın yoksa çekilmez bu gidişat. Dağa taşa sığamaz olursunuz an gelir, ne medet umduğunuzdan gelir bir fayda, nede medet umana olur sizden bir fayda. Yok yok mutlaka bir bahanesi olmalı bu hayatın.

İnsan var olduğundan bu yana devir daim eden bir çilekeş makinesi değil midir zaten? Bir tarafından usul usul içine sızan tehlikeli madde taşıyan tankerler gibi, acıyı, öfkeyi, kederi yüklenirken, bunun hamallığını yaparken, diğer yandan ise sanki panzehiri gibi, içinde umutlarıyla baharlar büyütmez mi? Salt acıyla harmanlanarak, umutsuzluğa düşerek geçer mi bir ömür?

Bir taraftan dolup, diğer taraftan boşaltmazsa yükünü, içinde sıkışan acılı gazla infilak edip patlamaz mı neticede. 

Peki, neden o zaman hafıza denilen o küçücük yaşanmışlıklar kutusunun içinde sakladığı izdüşümlerin,  kendini güncelleyen önceliğinde acıyı lider yapma telaşı? Ne garezi var hafızanın insanoğluna ne çıkarı var.

İnsanoğlu ilkel bir devir daim mekanizmasıyla çalışan canlı bir makinemidir sahiden. Boşaltabilir mi yükünü tam anlamıyla üzerinden.

Öyleyse şayet, neden önce bize kendimizi kötü hissettiren yaşanmışlıkları güncelleriz beyin arşivimizden. Kendimizi rahatlatmak adına, yükümüzü boşaltmak varken, stres denen modern çağın hastalığına bulaşırız gönüllü ve yahut duruma göre zorunlu.

Düşüncelerimizin üzerine çoraklanan, kendini her fırsatta var hissettiren olumsuzluklara teslimiyetimizin arsızlığı, neden kendini canlı tutar her vakit.

Acıların ortasında, korkuların ortasında, umutsuzluğun ortasında, nasıl devir daim yapılabilir ki adilce.

Çilekeş bir bünyeye bir zaman sonra uyum sağlayamıyorsa mutluluk, çok görülüyorsa ya da kaybetmeye mahkûm bir algıyla nasıl varılabilir ki yarınlara.

İçimize sıkışan bir tutam sevinç tortusunu, daha yaşayamadan elinden alırsa vampir soyunun gözü dönmüşleri, nasıl adil bir sistem kurarız yarın denilen ipotekli zamana.

İçimize doluşmuş hüzün birikimlerinin yükünde, yorgun düştüğümüzü koz olarak kullanan zamana nasıl direniriz biz. Kaybetmeye teslimiyet dibe vurmuşken, daha ne kadar balçığında nefesimizi tutabiliriz.

İç içe geçen hayat kırıntılarında, kimi ruhta,  kimi bedende, acının, ağıtların, silahların hükmü sürerken diğer yanda tutunmaya çalışmak nasıl zorluyor insanı.

Ellerimizin arasındaki başımızla dövünmelerimiz, acının tokmaklığında uyuşmalarımız hiç hayra alamet değil. insanlık olarak devir daime ihtiyacımız var. Üzerimize çöken bu kirden bu utançtan top yekûn kurtulmayınca tankerin yükü ağırlaşmaya devam edecek ve sonunda da taşınamayacak hale gelecek, içinde büyümeye çalışan bahar alıp başını gidecek soğuk kışlara.

Kasvet çökmüş bir algının kimseye faydası olmaz diye düşünüyorum, iyide nasıl kurtulur insanlık bu iki ucu aynı olan çıkmazdan.

Kendimizi mi kandırıyoruz cılız seslerimizle, kurgusunu kötülükler üzerine düzenleyen bir sistemin denekleri miyiz yoksa. Her çağda ve yine her anda adaletine sığındığımız yüceliğin unutulmuşlarımı zulümlere kurban gidenler.  Yahut gayretimizde mi sıkıntı var,  kabule geçişimizin sorumlusu yine aynada gördüğümüz mü?