Normalde kendimi anlatmaktan, yaptığım işleri ya da kişisel hikâyemi ön plana çıkarmaktan pek hoşlanan biri değilimdir. Çünkü hep şuna inandım: İnsanı en doğru anlatan şey dudaklarından dökülen süslü kelimeler değil; sessizce dokunduğu hayatlar, kuruttuğu bir damla gözyaşı ve yorgun yüreklerde geride bıraktığı izlerdir.
Ancak Sayın Hayati Yılmaz’ın geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı yazı, sadece bana değil, omuz omuza yürüdüğümüz insanların hissiyatına da dokunduğu için, kalbimden geçenleri birkaç cümleyle paylaşmamı zorunlu kıldı.
Hayati Bey yazısında, yıllar önce yaşadığımız bir tartışmadan söz etmiş. Gelin, o günlere, yüreğimin en derinine gömdüğüm o sızılı zamanlara dönelim…
2013 yılında, henüz 25 yaşındayken Eren Enerji’deki Halkla İlişkiler Uzmanlığı görevimden istifa ettim. Dışarıdan bakan biri için bu yalnızca bir iş değişikliği, sıradan bir istifa dilekçesi olabilirdi. Ama benim için bu bir kariyer hamlesi değil; gece yastığa başımı koyduğumda beni uyutmayan bir vicdan, bir insanlık meselesiydi.
Bölgemize yapılması planlanan yeni bir termik santralin o masum insanların sağlığında, çocukların geleceğinde açacağı yaraları hissetmek, profesyonel kimliğimi paramparça etti. O yaşta, kurulu bir düzeni bırakmak kolay değildi. Ama bazen insan içindeki o çığlık çığlığa bağıran vicdanın sesini susturamaz. Susturmamalıdır da.
O yıllardan aklımda hiç silinmeyen, hatırladıkça boğazımı düğümleyen bir anı vardır...
Tıp Fakültesi Onkoloji bölümünde, amansız bir hastalıkla mücadele eden, o küçücük bedenleriyle koca bir savaşı omuzlayan çocuklarımız için küçük bir etkinlik düzenlemiştik. Bir kız çocuğumuzun benden tek bir isteği olmuştu: Bir “Pamuk Prenses” kostümü... Dünyaları önüne sersek yetmezdi ama o sadece masum bir kostüm istemişti. Her şeyi büyük bir hevesle hazırladık... Fakat o yavrumuz, o tertemiz melek, hediyesine kavuşamadan, bizim pamuk prensesimiz olamadan aramızdan ayrıldı.
İnsan işte tam da böyle anlarda mesleklerin, unvanların, makamların bittiği o acı sınırı görüyor.
O gün, o hastane koridorunda anladım ki halkla ilişkiler dediğimiz şey, kurumların soğuk vitrinlerini parlatmak değildir. Kırık bir kalbe dokunabilmek, o kısacık ömürlere bir tebessüm sığdırabilmektir.
İstifamın ardından Sayın Emir Eren, “Sen o küçük çocuğumuzdan çok etkilendin, biraz dinlen, sonra işinin başına dönersin” demişti. Ama dönmedim. Dönemedim. Çünkü ben o süreçte sadece bir iş yapmıyor; Kilimli’den Çatalağzı’na, Muslu’ya kadar kapısını çaldığım her evin derdini kendi derdim biliyor, o evlerin duvarlarına sinmiş acıları yüreğimde taşıyordum. Bir noktadan sonra o kapılar maaş için, iş için değil; sadece gönül için, sevda için çalınır.
Aradan yıllar geçti.
Bugün hâlâ sokakta yürürken bir teyzenin gelip boynuma sarılması, hastanede şifa arayan bir amcanın titreyen elleriyle elimi tutması ya da telefon tam kalbinden bağ kurduk.
Bugün Zonguldak Belediyesi’nde Sayın Tahsin Erdem ile yürüttüğümüz çalışmaların temelinde yatan ruh da tam olarak budur.
Hayati Bey yazısında, yaptığımız ziyaretlerin “insanları afişe ettiği” yönünde çok haksız ve kalpleri kıran bir eleştiride bulunmuş. Şunu en açık halimle söylemek isterim:
Gittiğimiz her evde, kapıdan içeri girmeden önce vatandaşımıza şefkatle bilgi verilir. Belediye Başkanımızın o haneye misafir olmak istediği, rızaları olursa bu güzel anının paylaşılacağı anlatılır. Rızası olmayan, gözünde küçücük bir çekince gördüğümüz hiçbir vatandaşımızın tek bir karesi paylaşılmaz.
Peki neden paylaşıyoruz o görüntüleri?
Çünkü 80 yaşındaki bir annenin, yılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan bir babanın evinde Belediye Başkanı’nı gördüğünde gözlerinde parlayan o samimi mutluluk, yüzündeki o sıcacık tebessüm sadece o eve değil, bu şehrin bütün yoksul sokaklarına umut verir. Bu asla bir propaganda değildir. Bu, bir şehrin kendi evladına, kendi insanına şefkatle sarıldığını göstermesidir.
Vatandaş, oy verdiği yöneticiyi deri koltuklarda, aşılmaz kapılar ardında değil; kendi çamurlu sokağında, kendi mütevazı sofrasında, kendi acısının tam ortasında görmek ister. O görüntüler aslında tek bir haykırıştır:
“Korkmayın, bu şehirde kimse yalnız değil!”
Hayati Bey yıllar önce bana “Siyaseti anlayana kadar 10 fırın ekmek yemen gerekir” dediğini iddia etmiş.
Haklı olabilir... Belki o siyaset fırınlarında hiç ekmek yemedim. Ama ben o fırınlardan çıkan o sıcak ekmeği, gözyaşıyla ıslanmış sofralarda o gariban insanlarla bölüştüm. Onların acısına ağladım, sevincine güldüm, hayat mücadelelerine omuz vermeye çalıştım elimden gelen imkanlarla.
İnsan bunları okurken ister istemez düşünüyor ve sormak istiyor: Peki Hayati Bey klavye başında bunları yazarken, kendi bölgesinde bugüne kadar kaç dertli kapıyı çaldı? Kaç garibanın sofrasına çöküp o kuru ekmeği paylaştı? Kaç ananın gözyaşını sildi, kaç kişinin yürek yarasına merhem olmak için o sahici gönül bağını kurdu?
Ne demiş eskiler; uzaktan davulun sesi hoş gelir. Sıcacık odalardan, uzaktan uzağa insanları eleştirmek, klavye başında ahkâm kesmek işin en kolay yanıdır. Ama o titreyen nasırlı elleri tutmadan, çaresizliğin içine hapsolmuş o gözlerin ta içine bakmadan bu bağın ne demek olduğunu anlayamazsınız.
Yıllar bana şunu öğretti: Halkla ilişkiler, insanların çaresizliğinden pay çıkarmak değil; o insanların elini, bir gün o ele ihtiyaçları kalmasa bile asla bırakmamaktır.
Bugün Tahsin Başkanımızla yaptığımız da tam olarak budur.
Sadece bir yardım paketi değil, sarsılmaz bir güven vermek.
Sadece bir koli değil, kopmaz bir gönül bağı kurmak.
Ve çalınan her kapının ardında, titreyen her sese o sıcacık cümleyi hissettirmek:
Hiç merak etmeyin, bu şehirde kimsesiz ve yalnız değilsiniz. Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem yanınızda!