İnsan, hayatın ona sunduklarıyla yetinmezse çıkmaza sürüklenir.
-Alper Sezer
Bu sözle, yüzyıllardır felsefenin, psikolojinin ve edebiyatın etrafında döndüğü çok güçlü bir hakikate parmak basmak istedim: "Eldekiyle yetinmeme ve sürekli daha fazlasını isteme arzusu."
Bu durumu farklı pencerelerden ele almak, insanın neden bir çıkmaza sürüklendiğini (veya bazen de nasıl ilerlediğini) anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsan, doğası gereği adapte olan bir varlıktır. Yeni bir eve taşındığımızda, daha yüksek bir maaş aldığımızda veya bir hedefimize ulaştığımızda duyduğumuz mutluluk bir süre sonra normalleşir. Psikolojide buna Hedonik Koşu Bandı denir; ne kadar koşarsak koşalım, hep aynı mutluluk seviyesinde kalırız.
Eğer hayatın sunduklarına karşı bir şükran veya tatmin duygusu geliştiremezsek; sürekli bir eksiklik hissi içinde yaşarız. "Şu da olsun, o zaman mutlu olacağım" illüzyonuna kapılırız. Eldekilerin değerini ıskaladığımız için, şimdiki zamanı hep gelecekteki hayali bir mutluluk için feda ederiz. Sonuç; kronik bir yorgunluk, kıskançlık ve anlam arayışında kaybolmaktır (yani tam bir çıkmaz).
Öte yandan, insanın elindekiyle asla yetinmemesi, insanlığı mağaradan çıkarıp uzaya taşıyan güçtür. Eğer ilk insanlar hayatın sunduğu soğukla ve zorlukla tamamen yetinseydi, ateşi kontrol etmeyi, tıbbı geliştirmeyi veya sanatı üretmeyi seçmeyebilirdik.
Buradaki kritik ayrım "Hırs" ile "Azim" arasındaki çizgidir: Hırs, elindekini değersizleştirir ve insanı köleleştirir. Azim ise, elindekinin kıymetini bilip, onun üzerine ne koyabileceğine odaklanır.
Özetle; Hayatın sunduklarıyla yetinmemek, eğer "hiçbir şeyi beğenmeme ve sürekli bir açgözlülük" halini alırsa, insanı içsel bir hapishaneye ve çıkmaza sürükler. Ancak bu durum, "elindekine şükredip, potansiyelini daha da gerçekleştirmek istemek" şeklinde yaşanırsa, çıkmazdan ziyade bir gelişim yolculuğuna dönüşür. Dengenin sırrı, yürürken ayaklarının bastığı toprağı (bugünü) sevebilmekte saklıdır.