Karanlığın altında geçen günler Almanya’da bir Türk maden işçisinin hayat özeti

Abone Ol

Her maden işçisinin hikayesi birbirine benzer. Farklı isimler taşırlar ama aynı karanlığa iner, aynı endişeyi yaşar, aynı ekmeğin peşinden giderler.

Bu yazının kahramanı Ahmet de onlardan biri…
60’lı yılların başında, Zonguldak’tan Almanya’ya çalışmak için giden binlerce Türk işcisinden biri. İş ve İşçi Bulma Kurumu’na başvurunun kabul edilmesiyle, umutlarını bavula koyup gurbet yoluna çıkanlardan..

Sabah henüz saat daha dört bile olmadan uyanıyordu Ahmet.
Ev sessizdi.
Eşi Fatma sobanın üzerinde biraz kahve ısıtıyor, yanına bir parça ekmek hazırlıyordu.
Çocuklar uyuyordu.
Onları öpüp uyandırmadan evden çıkmak daha kolaydı.
Çünkü vedalar bazen insanın omzuna yük olur.
Sokağa çıktığında hava ayazdı.
Mahalleden diğer madenciler de tek tek çıkıyor, sessiz adımlarla Ruhr Havzası’daki bir maden ocağına yürüyordu. Kimsenin konuşacak hali yoktu.
Zaten herkes ne yaşayacağını biliyordu.
Madenin girişine geldiğinde Ahmet derin bir nefes aldı.
Belki de o gün göreceği son gün ışığı buydu.
Demir kafes asansör ağır ağır aşağıya inmeye başladı.
Işık azaldı..
Sesler değişti..
Ve sonunda karanlık onları içine çekti.
Yeraltında hayat bambaşkaydı.
Nemli hava, kömür tozu, dar galeriler ve hiç bitmeyen makine sesleri..
Her kazma darbesiyle kömür parçaları yere düşüyor, havaya karışan siyah toz çiğerlere doluyordu.
Nefes almak her geçen gün biraz daha zorlaşıyordu.
Bir gün yanındaki Alman madenci arkadaşlarından biri sessizce yanına yaklaştı.
“Dün Heinric’i kaybettik”
Ahmet başını çevirdi.
“ Nasıl ? ”
“Gaz zehirlenmesi..”
Cümle kısa sürdü. Sessizlik ise çok daha uzun..
Çünkü yer altında ölüm, herkesin yanı başında çalışan görünmez bir iş arakadaşıydı.
Günlerden bir gün, birlikte çalıştıkları kömür ayağında bir çatırdama sesi duyuldu.
Kimse ne olduğunu anlamadan tavan çöktü.
Taşlar etrafa saçıldı.
Ahmet refleksle kendini yere attı.
Toz bulutu dağıldığında içeriden bir ses yükseldi.
“Yardım edin”
Bir madenci üstten göçen taşların altında kalmıştı.
Hiç tereddütsüz koştu Ahmet.
Taşları kaldırmaya çalışırken elleri parçalarndı. Tırmakları kırıldı, ellerinin derisi soyuldu..
Ama o vazgeçmedi.
Çünkü madenlerde insanlar birbirlerinin yalnızca çalışma arkadaşı değil, hayat kurtarma arkadaşıydı.
O gün kurtarılan canın canın sevinci yaşandı.
Ancak Ahmet’in içine başka bir şey çökmüştü.
O günden sonra geceleri rahat uyuyamadı.
En küçük seste ilkiliyor, her sabah yeniden aynı karanlığa iniyordu.
Yıllar geçtikçe nefesi daralmaya başladı.
Öksürüğü arttı
Doktorları söylediği teşhiş ağırdı.
Silikoz.
Kömür tozu ciğerlerine yerleşmişti.
Her gün ekmeğini kazandığı maden, yavaş yavaş ömrünü de elinden alıyordu.
Eşi Fatma, onun iş sonrası yorularak eve döndüğünü görüyordu.
“ Yine zor bir gündü ? ” diye soruyordu.
Ahmet ise çoğu zaman gülümseyerek cevaplıyordu.
Çünkü anlatmaya kalksa, kelimeler yetmezdi.
Bir süre sonra yaşadığı göçüğün etkileri ve ilerleyen hastalığı nedeniyle çalışamaz hale egldi.
Çiğerlerinden eskisi gibi nefes almakta zorlanıyordu.
Tedaviler sonuç vermedi.
Hayatını, yıllarca ekmeğini kazandığı kömür damarlarının bıraktığı izler yüzünden kaybetti.
Cenazesi memleketi Ereğli’nin bir köyüne getirildi.
Toprağa verildiğinde geriye bir mezar taşı, gözü yaşlı bir eş ve babalarını beklemeyi hiç bırakmayan çocuklarının anıları kaldı.
Bu gün Almanya’daki eski maden ocakları kapatıldı.
Ama o ocaklarda alın teri döken binlerce Türk işçisinin hikayesi halen yaşıyor.
Onlar sadece kömür çıkarmadılar.
İki ülke arasında bir emek köprüsü kurdular. Gurbetin yükünü omuzladılar.
Evlatlarının geleceği için karanlığın içine indiler.
Ve bazılarının ömrü, hiç çıkamayacakları kadar derinlerde kaldı.
Bu gün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, kömürün rengi sadece siyah değildi.
İçinde alın teri vardı.
Hasret vardı.
Hayalleri vardı.
Ve ne yazık ki, nice isimsiz madencinin yarım kalan hayatı vardı