Omurgasızlara bir çift söz

Abone Ol

Söz sevgili ağabeyim Sezai Sarıoğlu’nun muydu, yoksa o da birinden mi emanet aldı, tam olarak bilmiyorum şimdi. Toplumun kitaplarla olan çarpık ilişkisini çarpıcı bir şekilde özetleyen, “Sahi, bunca okumamaya nasıl vakit buluyorsunuz…” tümcesini bulduğu her fırsatta dile getirir, konuşmalarını bu cümle üzerine şekillendirirdi. Zonguldaklı çocuklar için özel olarak kaleme aldığı bir piyeste de kullanmıştı hatta…  Yerel gazetelerdeki köşelerin yazarlarını okurken çoğu zaman üstadımın bu vecizesi geliyor aklıma… Onun kadar çarpıcı sözcükler bulamadığıma hayıflanarak da olsa, “Sahi bunca cehaleti nerede tahsil ettiniz…” ya da “…Bunca fikir yoksunluğunu nasıl biriktirdiniz” gibi ilhamını ondan alan tümceler üretiyorum ben de…

Gerçekten çok şaşırtıcı, dünyasını genişletip hayata daha anlayan gözlerle bakmasını sağlayacak kitaplardan vazgeçtim, doğru düzgün gazete bile okumayan pek çok akıldane, hiç sıkılmadan kalem sallıyor gazete köşelerinde… Daha şaşırtıcı olan da “üstat gazeteci”, “en yetkin kalem” olarak ortalıkta dolaşan zevata, siyaset ya da sivil toplum içindeki aynı çapsızlığın mahsulü pek çok hacıyatmaz da itibar ediyor. Körlerin sağırları ağırladığı garabet içinde birbirlerini besleyip büyüterek de karşılığını alıyorlar doğrusu… Kentin içinde debelendiği fikir fukaralığı da, bu “Al gülüm, ver gülüm” sahtekârlığında mayalanıyor…

KENTSEL POLİTİKALARA SIĞLIK OLARAK YANSIYOR

Emin olun kentin hiçbir derdine derman bulamaması da, en basit sorunların içinde yıllardır debelenmesi de bu fukaralık yüzünden… Gazetelerdeki kopkoyu cehalet, kentsel politikalara akıl almaz sığlık olarak yansıyor… Öte yandan bu durum, her alanda kendi tipini de çıkarıyor ortaya… Güce tapınan bir omurgasızlık, suya sabuna dokunmayan yıvışıklık, evet efendim, sepet efendimci sallabaşlık tüm kurumların başına geçebilmek için sahip olunması gereken temel değer haline geliyor. Kenti yöneten acizlerin bunca ihtirasına, her şeyi kendine layık gören hırsına karşın, bunca özgüvenden yoksun oluşunu başka türlü açıklamak da mümkün değil zaten…

Adam erbab-ı kalem sözüm ona… Tüm dünyadan vebalılar gibi kovalanan termik santralleri hararetle savunacak kadar cahil cesareti göstermesi bir yana, tüm havzada iki milyon ton kömür üretirlerken, yılda 8-9 milyon tüvanan ton yakacak santralin tek bölgeden çıkarılacak kömürle besleneceğini yazabilecek kadar da iyi atıcı… Başka konularda zaten umudum yok da, Zonguldak üzerine dahi düşünmekten, bir şeyler araştırıp ona göre konuşmaktan aciz bu zavallı,  bir santraller bölgesi olan Çatalağzı’nda nüfusun art arda kurulan santrallere karşın 12 binden, 8 binlere düşmüş olmasına bakmadan, yeni santrallerle Zonguldak’ın büyüyeceğini iddia edecek kadar akılsız davranıyor…

KENT OMURGASIZLARIN ŞAKŞAKLARIYLA ŞEKİLLENDİ

Ya yazılardaki seviyeye ne demeli? Adam acar gazeteci sözde… Ancak yazılarından sözcüğün tam anlamıyla necaset akıyor. Delibozuk bir Türkçe ile ona buna küfredip, dişinin kestiğine ön ismiyle hitap etmeyi gazetecilik sanan embesil sözü Türkçenin zenginliklerine emanet edip, yergiyi sanata çevirme ustalığından yoksun olduğu için de kahvehane lakırdısından öteye geçmeyen hakaretlerle muarızına saldırıyor. Sokağın ağzını gazetelere egemen kıldığının farkında bile olmayan cüheladan başka bir şey beklenemez zaten, dünyası, söz dağarcığı o kadar çünkü. Bir de acar ama kalemi satılık tipler var. Sırtını yasladığı para babalarının herzelerine sıra gelince anında sesleri kesiliyor…

Sanki kitap kurduymuş gibi kendisine imzalı olarak bedava gelen kitabı, “Ömrümde okuduğum en güzel roman” diye övenleri mi dile getirsem, yoksa hiçbir şey bilmeden her konuda kalem oynatan çokbilmişleri mi? Bir zamanlar her gün Zonguldak’ı küçültenlere küfür edip, sonra da yöneticileri yılın “en bilmem neyi” seçerek ödüllendiren ibişlikle maluldü matbuat âlemi. Son derece fahiş fiyatla satılan biletlerle düzenlenen gecelerde vali belediye başkanına, belediye başkanı valiye ödül verir, milletvekilleri de ödül sırasını beklerken hararetle alkışlardı onları. Çok komikti doğrusu… Komik, momikti ama kent de bu omurgasızların şakşaklarıyla şekillendi. Zamanla öyle bir eciş bücüş hal aldık ki, düzeltebilene aşk olsun… Sezai ağabeyim bunları bilse, “Sahi bunca omurgasızlıkla nasıl bu kadar sürünebildiler” diye bir tümce kurar mıydı acaba?