ÖYLESİNE…

Abone Ol

Mücadele eden insanları severim, fakat… Mücadele ederken, hak yemeyen, çalmayan çırpmayan adilce savaşanları severim, her yol mübahtır’ı kabul edip işin kolayına kaçanını değil. Her koşulda vazgeçmeyecek kadar cesaretli olanları birde, ama o her koşulun ahlaki yapısını es geçmeyecek olanları,  tuttuğunu koparanı istediğini mutlaka elde edenini. Şartlar ne kadar ürkütücü ve umutsuz olsa da yürünen yolda, mutlaka bir formülü vardıra inananı severim. Bilmem kaç kez denemek gerekiyorsa başarmak için, denenmeli diye düşünürüm.

Yanımda, yanı başımda en az benim kadar gayretli olanını, azimli olanını görmek isterim. Ne miskinliğe, ne de başı her dara düştüğünde pes edenine tahammülüm yok ne yazık ki. Hele başkalarının sırtında geçinecek kadar aciz olanını görmeye hiç tahammülüm yok, bu evladım dahi olsa. Seçerek yaşadığının faturasını başkasına kesmeye cesaret edecek kadar bencil olanlara hiç hiç tahammülüm yok.

Başkalarının üstüne sorumluluklarını yükleyenlere, ayrıca yola beraber çıkıp el veriyormuş gibi yapanlara, sonrasında da korkaklar gibi sıvışanlara hiç ama hiç tahammülüm yok. “İşte bu çeşitten, çok fena ama bolca mevcut elimde”.

“Manevralar başı sıkıştığında başvurulan kurtarıcı gibi gelse bile an itibarıyla, bir zaman sonra işe yaramayacaktır”.

Güçsüz olduğuna inananlara, kendini ikinci sınıf kategorisine sokanlara, gördüğünü görmezden duyduğunu duymazdan gelerek insanlık suçu işleyenlere, zaten tahammül edilmez değil mi?

Bir de kendini diğerlerine göre zavallı ve aciz gören, bırakın eyleme geçmeyi, düşünemeyecek kadar bile yetersiz görenlere de tahammülüm yok. Git deyince giden, gel deyince gelen, cesaret kelimesinin anlamını henüz bilmeyen ve bir başkasını kendinden daha çok şey bildiğini zanneden ve onların arkasından sessiz sessiz gidenlere, sorgusuzca itaat edenlere de hiç tahammülüm yok. Başını deve kuşu gibi kuma gömüp ne zaman çıkarması gerektiğini bilmeyenlere de ayrıca.

Zaten tahammül edemediğimiz ne varsa onun sınavında geçiyor hayat. Günün ve zamanın şartlarına göre sınıyor bizi ve puanlamasında hiçte cimri olmayan bir sistemle durum karnesini tutuşturuyor elimize. Ağızdan çıkan her bir sözün artık sonsuza değin arşivlendiği bir sistemde, kaytarmak gibi bir lüksüde yok kimsenin, tutanaklar en sağlamından, arşivden bir bir çıkıveriyor günışığına hem de beklenmedik bir anda.

Kabul etmek erdemken hataları, pişkinliğe vurup reddetmekle iyi insanda olunmuyor ayrıca.

Görüldüğü üzere şu manevrada usta olduğunu zannedenleri de bir korku sarmıyor değil hani. Üstünü örttüğümüz her şeyin faturasını, gün geldiğinde ağır ödetiyor sistem.

Bende birçok kişi gibi, kötülerin kazandığını, iyilerin her daim kaybettiğini düşünürüm çoğunlukla ama içimde küçük de olsa bir umut tohumu her zaman barındırırım. Aksi halde çırpınışlarımın anlamı kalmaz yarına dair.

Genellikle yaşadığımız zaman dilimindeki olayların yansıyanlarıyla boğuşuruz. Aslında geçmişte yaşananların geçmemiş olduğunun göstergesidir sürekli kendini güncelleyen kötülük. Nereye koysak uyduramayız, uymaz, çünkü kabul edilebilir değildir kötülük. İşte biz insanoğlu içinden çıkamadığımız her olumsuz yapıda, durumda hayvanların bile bizler kadar tehlikeli olmadıklarını düşünür, kendi soyumuzu kınar, eleştirir ve hatta lanetleriz.

Sanırız ki biz insanlar çok matah yaratıklarız ve bir diğerimizden üstünüz, bir diğerinden daha çok sahip olmalıyız dünya nimetlerine, güç bizde kendimizde olmalı bizzat, kalanlarının canı cehenneme.

Ne güzel değil mi? Gel keyfim gel, hani hak hukuk, hani adalet, adilce paylaşım, olsun canım ben başımın çaresine bakayım da kalanın hali nice olsa ne, yüce olsa ne.

İşte bütün bu kötü niyetimizden dolayı geliyor başımıza ne gelirse, aç gözlülüğümüzden doyumsuzluğumuzdan dolayı. Kendimizi padişah sanıyoruz, sözümüzün üstüne söz söylenemez edasında tırmanıyoruz yücelere her daim, sonrada üstüne basıp ezdiğimiz insanların vebali dolanıveriyor ayaklarımıza, muhtaç oluyoruz bir çift ele, bir çift göze, ne diyeyim, Allah kimseyi düşürmesin  e mi?