Salavat denince hep küçüklüğüm aklıma gelmektedir. O yıllar mahallemizin camisi olmadığından her yıl ramazanda, mahalle sakinleri kendi aralarında anlaşarak bir hoca tutuyorlar ve evimizin geniş olması nedeniyle de teravih namazlarını bizim evde kılıyorlardı. O yıllar ben de imam hatip okulunda okumaktaydım. Teravih namazlarının her dört rekatın da cemaat hep beraber, koro halinde yüksek sesle ve büyük bir coşku ile salavat (Allahummesalli ala seyyidina muhammedin ve ala… ) getirirdi. Çocukluğumdan olacak ki o koro halinde samimi bir şekilde söylenen salavatlar benim çok hoşuma giderdi.
İmam hatipten sonraki yıllarımda bir cemaate, “tarikata” girdim. Cemaatteki görevlerimin dışında özel olarak yapmam gereken virtlerden bir tanesi de yüzlerce salavatı şerife çekmekti. Söylediğim bu salavatları peygambere selamla birlikte gönderilen bir hediye şeklinde yada bir ibadet olarak sevap kazanma anlamında yapmaktaydım.
Fakat bu kelimenin (salavat) ne anlama geldiğini ne yazık ki ne imam hatip yıllarımda nede cemaat yıllarımda öğrenememiştim. Daha doğrusu hiç öğretmediler. Toplumda da salavat yukarıda belirttiğimiz şekilde bilinmekte onun gerçek anlamı ise sorgulanmamaktadır.
İki yıldır Halkın sesi gazetesinde anlatmaya çalıştığım konular genel olarak İslamda üzeri tozla örtülmüş, asıl manalardan uzaklaşılmış, hurafe ve bidatlerle doldurulmuş, kutsanmış ve ne yazı ki şekilcilikten öteye geçilememiş konulardır.
Müslüman, doğru bildiği konuların yanlış olabileceğini de hiç unutmamalıdır. Müslüman bildiklerinin doğru olup olmadığını Kuran’dan öğrenmelidir. Kuran, içerisinde kuşku ve çelişki olmayan ve Müslümanların hiç kuşku olmadan kabul ve iman ettikleri tek kaynak kitaptır. Kuran kendine yönelen kişilerden, önce okuyan, araştıran, eleştiren, inceleyen ve soruşturan bir akla sahip olmasını istemektedir. Çünkü Kuran her şeye teslim olan kafa sallayan teslimiyetçi bir akla karşıdır...
Bilindiği üzere yılda iki hafta “kutlu doğum haftası” olarak kutlanmaktadır. Bu yıl da yine geçen haftada kutlandı. Bu kapsamda başta yurdumuzun camilerindeki etkinlikler olmak üzere çeşitli şekillerde etkinlikler yapılarak peygamberimizin hayatından bahsedilir ve çokça salavatlar getirilir. Fakat bu etkinliklerde ne Hz. Muhammed’in hayatının gerçekleri yansıtılmakta nede salavatın manası doğru algılanmaktadır.
Peygamber hayatı anlatılırken, hikaye, efsane, hurafe ve bidatlarla dolu olan kaynaklar delil gösterilmiştir. Tabii Kuran asıl kaynak olarak kabul edilmeyince Kuran’da geçen yığınla kelimenin de üzerleri örtülmüş demektir. Üzeri örtülmüş kelimelerden biri olan salavat kelimesi de sadece salavat getirme geleneği şeklinde kabul edilip tekrarlana gelmiştir.
Bu gün kime sorarsanız sorun, hangi ilmihale bakarsanız bakın: Salavât getirmek “Allahümme salli...” yada bunun değişik versiyonlarını söylemek demektir. Herkes salavatı bu şekilde bilmektedir. Türkçe diye sunulan bilinen de aynı Arapça. Kimse de sözcüklerin gerçek anlamını incelemedi, sorgulamadı, araştırmadı bu nedenle salavatın gerçek manası anlaşılmadı.
Maalesef din diye inandığımız ve yaşadığımız Ku’an’daki halis/saf Allah’ın dininden başka bir şey durumundadır. Dil-din ilişkisi açısından hareketler yüzlerce kavramın içi boşaltılmış, binlerce sözcüğün anlamı saptırılmak suretiyle kimsenin işine yaramayan (din tüccarları hariç) bir ucube din ortaya konmuştur. Salavat konusunda ahzab suresinin 56. ayetine yanlış mealler verilmek suretiyle ve de yanlış tebyinlerle (onlar maalesef tefsir diyorlar) tahrifat yapılmıştır. Öyle ki çeşit çeşit salavatı şerife modelleri (salaten tünciye, salaten nariye, salatı terficiye vs. gibi) oluşturulmuş ve bu model model salavatları okumak her ibadetin önüne geçirilmiştir. Dikkat ederseniz görürsünüz ki camilerde imam namaz sonrasında okuduğu duadan (yaptığı dua değil, zira o da şablon) sonra “lillahil fatiha” der. Yani, Allah için bir Fatiha okuyun der. İşte bu sırada fatiha okumaz, Herkes “Allahümme salli ala seyyidina…” diye salavat okur. (Buna iyi dikkat ediniz.) Şefaat buna bağlanmış ve salavat getirmekle ilgili on binlerce hadis uydurulmuştur. (Hakkı yılmaz)
Söz konusu ahzab suresi 56. ayeti birkaç mealden sunalım, sonra da olması gereken meali ortaya koyup gerekli tahlilleri yapalım.
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin. (diyanet)
Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin. (Ali Bulaç)
Allâh'ı ve melekleri, Peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeğe, şânını yüceltmeğe özen göstermekte)dir. Ey inananlar, siz de ona salât edin, (onun şânını yüceltmeğe özen gösterin); içtenlikle selâm edin (ona esenlik dileyin). (Süleyman Ateş)
Muhakkak ki, Allah ve melekleri, peygambere hep salat ile ikramda bulunurlar. Ey iman edenler, haydi ona teslimiyetle salat ve selam getirin! (Elmalılı)
Bu meallere ve daha yüzlercesine bakarsanız görürsünüz ki Allah ve melekler peygambere salavât getirirmiş, Müslümanlar da getirmeliymiş. Yani diğer bir ifadeyle, onlara göre Allah kendi yaptığını, meleklere yaptırdığını biz mü’minlere de yaptırtmak istiyor ve bunu kesin ve vurgulu olarak emrediyor(!)
Şimdi bu yanlış “salavat” anlayışına göre oluşan istifhamları bir düşünün. Allah, peygamberi ve kulları için kime salavât getirsin? Niçin getirsin? Nasıl getirsin? Zira yaratan O, yaşatan O, affedecek O, Maliki yevmiddin O. Öyleyse bunun mantığı ne? Allah cc. ve melekler bir salavât korosu mu kurmuşlar da bizleri de o koroya katılmaya dâvet ediyorlar? Bizim sabah akşam yüzlerce kez getirdiğimiz salavâtın kime ne faydası var. Kime ne faydası olur? Peygamberini affedecekse, ona merhamet edecekse bize yalvarttırarak edeceğine direkt kendisi affediverse olmaz mı?
Kılıf hazırlanmaya çalışılmış: Efendim, salât Allah’a nispet edilirse “kullarına rahmet etme” anlamına, meleklere nispet edilirse “Allah’tan kullar için af dileme” anlamına, kullara nispet edilirse “duâ” anlamına gelir. Bu tarz hileler meselenin daha girift hal almasından başka bir işe yaramaz…
Salv: “Salât” sözcüğünün aslı “salvet”tir. İsim olarak uyluk, fiil olarak “uyluklamak” yani uylukları hareket ettirmek demektir. Ki kişi herhangi birisinin sırtındaki yüke veya herhangi bir hayvana yüklenmiş ağır yüke destek vermek isterse uyluğun (bacağın diz ile kalça arasındaki bölümünü) birini kaldırır, uyluğu yatay haline getirip yükün altına uzatır, destek sağlar. (Hakkı Yılmaz)
“Salat” kelimesinin ne anlama geldiğini anlamak için Kuran’daki salat kelimesinin geçtiği diğer ayetlere de bakmak gerekir. Nitekim Ahzab suresi 43. Ayette Allah ve meleklerinin müminlere salat ettiği ifade edilmektedir;
“O, odur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kendisi ve melekleri (yüsalli aleyküm) sizin için gerekeni yapıyor/ size destek oluyor. Zaten O, inananlara karşı çok çok acıyıcıdır.”
Yine bakara suresi 157. Ayette sabredenlere “rahmet” ve “salavat” vardır Şeklinde bir kullanım mevcuttur.
Bu açıklamalara bağlı olarak ilgili ayetin meali şu şekilde olmaktadır:
- “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/ onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız!” (Tebyinü’l Kuran)
Biz de çıkmışız:
- Allahümme salli ala muhammed ve sellim..” Ey Allahım! Muhammed’e sen yardım et, gerekli desteği sen yap ve onun güvenliğini sen sağla... diyoruz.
Ne büyük tezat/çelişki ve ne iğrenç anlayış.
Bu hal, Maide suresi 20-26 daki konu içersinde 24. Âyette şu şekilde ifade edilmektedir: “ Dediler ki: Ey Mûsa! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız.”
Beni İsrail ile Musa As.’ın vaziyetine benziyor mu benzemiyor mu? Bizimkisi biraz kibarca olsa da!
[GÜNCEL]
ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN AFRİKA'SI TÜRKİYE
23 Nisan neşe dolmuyor insan. Dünya genelinde 306 milyon çocuk işçi var... Her 5 çocuktan biri çalışıyor. Türkiye’de hem çalışıp hem okuyan çocukların sayısı yüzde 64 arttı. Toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı 1999’dan bu yana yüzde 41’den yüzde 56’ya çıktı. Çocuk işçiliği dünya genelinde sadece alt sahra Afrika’da arttı.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR), Türkiye İstatistik Kurumu Çocuk İşçiliği İstatistikleri 1994, 1999, 2007, 2012 ve Uluslararası Çalışma Örgütü ILO 2000-2004 ve 2004-2008 eğilim araştırması sonuçlarını ve SGK 2006-2012 İstatistiklerini kullanarak yaptığı hesaplamaya göre, Dünya genelinde azalma eğiliminde olan çocuk işçiliği Türkiye’de kriz sürecinde tekrar canlandı.
14 Mart 2013 tarihinde Adana'da haftalığı 100 TL’ye çalıştığı fabrikada kafası pres makinesine sıkışarak ölen 13 yaşındaki çocuk işçi Ahmet Yıldız’ın ansına ithaf edilen DİSK-AR Çocuk İşçiliği 2013 raporunda, çocuk işçiliğinin özellikle en kötü çalışma biçimlerinin olduğu tarım sektöründe ve ücretsiz aile işçiliğinin yükselmesinin endişe verici olduğu ifade edildi.
Şükür TURGUT
[SAĞLIK]
Bal Arıları
Bal arıları bal yapmak için nektar kullanırlar. Nektar % 80 su ve bir çeşit şeker karışımıdır. Eğer bir hanımeli çiçeğini gövdesinden çektiyseniz çiçeğin ucundan damlayan akıcı sıvıyı görmüşsünüzdür işte bu nektardır.
Arılar çiçeklerdeki nektarı toplamak için kamışa benzer tüp şeklindeki uzun dillerini kullanır ve bu nektarı karınlarında tutarlar. Arıların aslında iki adet karınları vardır. Bunlardan biri nektarı toplamak için kullandıkları diğeri ise normal olanıdır. Arıların nektarı tuttukları karınları 70 mg nektar barındırabilir ve tamamıyla dolduğunda ise arının kendisi kadar ağırlık yapar. Arıların nektarı depoladıkları karınlarını doldurmaları için 100 ile 1500 arasında çiçeğe konmaları gerekmektedir.
Bal arıları kovana dönerler ve topladıkları nektarı diğer işçi arılara aktarırlar. İşçi arılar bal arılarının karınlarındaki nektarı ağızlarıyla emerler. Bu arılar nektarı yarım saat boyunca çiğnerler. Bu süre içinde enzimler nektarın içindeki şekeri basit şekere dönüştürürler böylece hem arılar için sindirilebilir hale gelir hem de kovan içinde bakterilere karşı korunmuş olur. Bu aşamadan sonra arılar nektarı suyun buharlaştığı ve koyu şurubun oluştuğu peteklere dağıtırlar. Arılar nektarı kanatlarını yelpaze gibi kullanarak daha çabuk kuruturlar. Bal yeteri kıvama geldiğinde arılar petekte bulunan altıgen hücreleri balmumu ile kapatırlar. Artık bal tüketilene kadar burada saklanır. Ne muhteşem bir çalışma
Salim GENÇ
|
Halid-i Bağdadi’nin Nasihati, Sana Allâh’a tâati ve takvâ üzere bulunmanı, nerede olursan ol insanlara ezâ ve cefâ vermemeni tavsiye ederim. Gıybetini yapsalar dahî sen kimsenin gıybetini yapma. Hiç kimsenin dünya malından bir şey alma. Şerîatın alınmasını helâl kıldığını al ve onu hayır yollarda harca. Mümin kardeşlerin aç ve yoksul durumda bulunurken, şehvetin için harcama yaparak lezzetlenme. Kesinlikle yalan söyleme. Hiç kimseyi hakîr görme. Hiç kimseden nefsinin üstün olduğunu düşünme. Kalbî ve bedenî ibâdetlerde tüm kuvvetini sarfet. Bunun yanında nefsine “Hiçbir zaman makbul olacak hayır işlemedim.” düşüncesini kabul ettir. Çünkü ibâdetlerin rûhu niyettir. Niyet ise ancak ihlâs ile mümkündür. Senden daha büyük olanlara ihlâs gerekirse sana nasıl gerekmesin. Allâh’ın rahmetinden ümitsiz olma.
|