Silivri’de ‘olağan’ bir gün!

Abone Ol

Silivri eskiden yazlık konutları ve başta yoğurt olmak üzere sütlü mamulleriyle anılan güzel bir sahil ilçemizdi. Fetullah Gülen Cemaatininin AKP ile sarmaş dolaş olduğu yıllardan itibaren Cumhuriyet tarihinin en büyük “zulüm merkezinin” kod adı oldu.
Gülen Cemaati gitti onların kurduğu “çileli yargı sistemi” bulunduğu yerde kaldı. O yıllarda Cumhuriyetçi askerler, İslamcı engizisyon mahkemelerinde yargılanıyorlardı, Gülen Cemaatinden sonra Cumhuriyetçi siviller içi boş iddianameleri çürüterek partili yargıyı deşifre ediyorlar
ÇİLEHANEYE DOĞRU
6 Temmuz pazartesi sabahı Anadolu yakasından 06.30’da özel araçla ibretlik merkeze doğru yola çıkıyorum. Bu adaletsizlik şehrinin kıdemli gazetecileri var. Her gün oradalar. Zafer Arapkirli de son dönem BirGün TV yayınlarını Silivri’den yapıyor. Erken gelmemin iyi olacağını söylüyor. Bazen duruşmalar 09.00’da başlayabiliyormuş.
Saat:08.00’de ülkenin “resmi cehennemi” olarak tarihe geçen yerdeyim. Her gidişimde daha “gelişmiş” buluyorum. Adalete “Fetullah Balyozu” indirilirken çamur deryası içinde olan saha şimdi asfaltlamış, yazın toz toprak, kışın da çamur içinde kalınmıyor.
Siyasal İslam’ın demokrasiye armağanı olan bu “güzide mekanlar” için, o yıllarda takdir ve şükran hisleri dile getirilirdi:
-Adalet tanrıçası Themis Silivri’yi inşa edenlere de, buralarda yargılanmayı nasip etsin!
Bu dilek kabul edildi. “Fetullah Gülen Cemaatinin yargı çeteleri” Silivri’de yargılanıp aynı kampus içindeki zindanlara konuldular!
Mitolojik yakın tarihi bir kenara bırakıp 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek “Casusluk Davası” için 4 No’lu salona giriyoruz. Yaklaşık kırk dakika sonra Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün salona geliyorlar. Alkışlar, seslenmeler, el sallamaların tümü hasret kokuyor. Biraz sonra Silivri’de destan yazan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da aramıza katılıyor. Salondaki coşku daha da artıyor.
İlk sözü “usul hakkında” avukat Hasan Fehmi Demir söz alarak artık sıradan hale getirilen bir uygulamaya dikkat çekiyor:
-Ekrem İmamoğlu hakkında açılan tüm davalarda sürekli olarak heyet değişikliği yapılıyor. Şimdi siz de yeni atandınız. Bu durum on bir kez yaşandı. İtiraz etmeyeceğiz, diğer arkadaşların tahliye taleplerine engel olmamak adına bunu yapacağız. Ama bu normal değil!
Bir önce mahkeme başkanı MİT’e yazı yazarak yargılanan kişiler için casusluk faaliyetleri hakkında bilgi istemişti! Savcı dahil bütün heyet değişti!

YANARDAĞ KÜKRÜYOR
Ekrem İmamoğlu, diğer salondaki diploma davası için izin isteyip salondan çıkıyor. Savunma için ilk sözü Merdan Yanardağ alıyor. Bir sanık gibi değil, bilgi birikiminin sağladığı üstün avantajla doğrudan bu davanın esas sahiplerini hedef alarak başlıyor:
-Ankara’da NATO toplantısı var 7-8 Temmuz’da. Bunu için Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ışıklarla ABD bayrağı renklerine büründü. Gazze’deki soykırım suçunun arkasındaki en büyük emperyalist güce övgüler düzüldüğü günlerde biz siyasal casuslukla yargılanıyoruz. Bu da tarihi bir ironi olsa gerek. Şu gerçeği bir kez daha not düşelim; NATO bir haydutluk örgütüdür! Emperyalist saldırı örgütüdür!
İran’da Gazze’de Müslümanları katledenlerin (Trump) Türkiye’de büyük bir coşkuyla karşılanmasının “yerli ve milli” olduğunu iddia eden bir iktidar için utanç verici olduğunu da sözlerine ekledi Yanardağ.
Merdan Yanardağ’ın savunması davanın özüne yönelik siyasi bir itham üzerinden devam etti:
-Üç ayaklı bir davalar zinciri var. Birincisi TELE-1’i ele geçirmek ve susturmak, İBB Davasında yargılanan Ekrem İmamoğlu’nun etrafındaki ablukayı güçlendirmek ve nihayetinde açılan Butlan Davası… Bu üç davanın Türkiye’de rejimi değiştirme, teokratik faşist bir diktatörlüğe sürükleme girişimi olduğunu düşünüyorum.
Merdan Yanardağ, İmamoğlu’nun 25 milyon kişinin imzasıyla Cumhurbaşkanı adayı olduğunu vurguladıktan sonra öngörüsünü de açıkladı:
-İnanıyorum ki buradan da Cumhurbaşkanı olarak çıkacaktır!
Davanın “hukuki” olmaktan ziyade siyasi bir korkulu rüyanın yansıması olan iddianameyi tane tane anlatırken “savcılık aynen şöyle yazmış suçumuz için” dedi:
-Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanmasını ve bu sayede ülke siyasetinde söz sahibi olmasını sağlamak!
Savcı seçim kazanmayı bir suç olarak gördüğünü, bunun da düpedüz “casusluk” faaliyeti olduğunu kabul ederek, aklına gelen her şeyi harmanladığı ortaya çıkıyordu. Bir de diğer sanık Hüseyin Gün’ün ifadesinde yer almayan sözleri, varmış gibi iddianameye yazdığı mahkeme heyetine izah edildi.
BOŞ ÇUVAL TERS YÜZ
Bu türden hukukçuların istikballeri parlak görünüyor. Mesela “Yaratıcı Savcılık Atölyeleri” açarak hevesli gençlere yaz tatillerinde dersler verebilirler. Ya da dizi senaristliği alanında kendilerine sağlam yerler edinebilirler.
Merdan Yanardağ’ı dinlerken onun TELE-1 ekranlarından akıcı konuşmasıyla yaptığı cesur yorumları ne kadar özlediğimizi de fark ediyoruz.
Necati Özkan’ın savunmasında suçlamaların akıl sağlığını zorlayacak seviyede olduğu da kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Çok fazla detay verdi. Tarihler arasında yıllar vardı. Bazı “suç kanıtı” buluşmalar diye yerleştirilen tarihlerde söz konusu kişilerin farklı ülkeler ve şehirlerde yaşadıkları, birbirlerini hiç görmedikleri ortaya konuldu. Ama bu dava zaten hukuki değil, siyasiydi. Gerek yargılananlar gerekse avukatların savunmaları, boş bir çuvalın tersine çevrilmesiydi.
İNSANLIK RÜZGARI
Davanı ilk bölümü bitmek üzereyken Ekrem İmamoğlu, diğer duruşmadaki “mesaisini” tamamlayıp salona gelmişti. Avukatların talebiyle öğle arası verildiğinde salonda insanlık rüzgarı esti. Ekrem Başkan, önce avukatların bulunduğu yere yöneldi onlara teşekkür etti. Sonra dinleyici bölümünün en ön sırasında oturan eşi Dilek İmamoğlu’nun yanına geldi. Birbirlerine sımsıkı sarıldılar. İçlerinde bu satırların yazarının da olduğu çok sayıda kişinin gözleri doldu. Güneş gözlükleri bir anda çoğaldı!
O anda durup düşünüyorsunuz… Bu adam ülkenin “tartışılmaz” liderinin sırtını üç kere yere yapıştırdı. İstanbul’da en fazla oy ile seçilen belediye başkanı oldu. Hâlâ da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı. İstanbul’a benzersiz hizmetler sundu, imkansız projeleri uygulanır kıldı. Daha da yapacak… Ama şimdi aslı astarı olmayan iddianameler ile her sabah erken saatlerde duruşma salonlarına geliyor, akşama kadar (duydum, sanıyorum, tahmin ediyorum gibi) deli saçması suçlamaları çürütüyor, sonra bu eza cefa mesaisini bitirip hapishanedeki hücresine dönüyor. Böylesi bir insana reva mı bu?

SİLİVRİ KOKTEYLİ
Sadece o değil… Onunla birlikte partisinin en tepe yöneticileri, milletvekilleri, parti meclisi üyeleri, belediye başkanları, kanaat önderleri, avukatlar, gazeteciler çok daha işlevsel çalışma günlerini saatlerini bu yeryüzü cehenneminde geçiriyorlar. 6 Temmuz’da CHP Seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, İBB Başkan Vekili Nuri Aslan, eski SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özel, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, CHP milletvekili Mahmut Tanal salondaydılar.
Öğle molasında bir üst katta bulunan kafeteryaya çıkınca sabahtan beri uzaktan gördüğünüz ya da göremediğiniz aşina dostlarınızla bir arada oluyorsunuz. Önceki yıllarda önemli toplantıların açılış ya da kapanış kokteyllerinde ödül törenlerinde, sanat festivallerinde, toplumsal eylemlerde, 1 Mayıslarda anma toplantılarında pek çok tanıdık yüz, ellerinde çay ve tostlarla oturacak bir masa sandalye arıyorlar. Bu esnada uzun zamandır göremedikleriyle karşılaşınca da öğle yemeği olan çay-tost mönüsünü ayakta bitiriyorlar.
Kimler vardı denilirse benim görüp not aldıklarım arasında sabah kapı girişinde eski ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, gazeteci arkadaşlarım Yazgülü Aldoğan, Yalçın Doğan, Zeynel Lüle, Oğuz Güven, Zafer Arapkirli, Süleyman Sarılar, Fatih Polat, Göksel Göksu, Murat Sabuncu, Şükrü Küçükşahin, Namık Koçak ile TELE-1’in (şimdi TELE-2’nin) tüm ekran yüzleri… Duruşmaların devamlı takipçisi Sunay Akın, eşi Belgin Akın, Kemal Sunal’ın eşi Gül Sunal, eski Esenyurt belediye başkanı Gürbüz Çapan, DİSK’in eski genel başkanları Rıdvan Budak ve Süleyman Çelebi… 12 Eylül 1980’den beri bu türden davaların değişmez avukatı Fikret İlkiz, aynı masaya denk geldiğimiz çok parlak bir savuma yapan Selin Nakipoğlu…
Yazdıklarımın tümü olağanüstü dönemi anlatıyor. Ama Türkiye öyle bir yerde ki, dört kelime içine sıkışıp kalabiliyoruz: