Şairleri biz fanilerden ayıran ne kadar da çok şey var… Doğanın, insanın en derinindeki som gerçeği arayacak, ama büyülü sözlerle dile getireceksin hakikati… Geleceği çok öncesinden görebilen bir gönül gözüyle, büyük bir sezgi gücüne sahip olacaksın…  Aynı dilde konuştuğun insana, aynı sözcüklerle, bambaşka şeyler anlatabilme ustalığın olacak… Bambaşka anlamlar yüklemeyi bileceksin sözcüklere… Gerçek, sizin dokunuşunuzla estetik bir imgeye dönüşecek dizelerde… Bunu başaranlar gerçekten şair oluyor… Başaramayanlarsa, bencileyin bir ümmi gibi hayranlıkla okuyor yazılanları…
 
1930’ların ikinci yarısı... Şiirimizin en doruğundaki komünist, 30’lu yaşlarını yeni süren genç bir şair daha… İnsanlığın kurtuluşunu proletaryanın elinde olduğunu düşünüyor… İşçi sınıfına selamlar gönderiyor hücresinden… Endüstri toplumunu geleceğin dünyası olarak kuruyor kafasında… “Makinalaşmak istiyorum” gibi dizeler bu inançla ortaya çıkıyor… O yıllarda endüstriyel gelişimin doğaya verdiği zarar bilinmiyor… Bencileyin prüten solcuların “Çiçek böcek çocukları” diye küçümseyeceği Hippiler bile, büyük şairin son yıllarında çıkacak ortaya…
 
EN ÇOK DA AĞAÇLARA DÜŞMAN
İşte böyle bir ortamda yazıyor şirini…  Savaş yıllarında yaptıkları karaborsacılıkla paranın padişahı olmuş kan içici vampirlerle, siyasi emellerini onlarla birleştirmiş iktidara sahiplerini anlatıyor: “Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim, / akarsuyun, / meyve çağında ağacın, / serpilip gelişen hayatın düşmanı. / Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına: / - çürüyen diş, dökülen et -, / bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler. / Ve elbette ki, sevgilim, elbet, / dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,  / dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla / bu güzelim memlekette hürriyet…”
 
Gönül gözü hep açık olan koca usta “meyve veren ağaca” yapılacak düşmanlığın acısını daha o günden duyuyor… Paragözlerle emrindeki iktidarların, en çok da kökleri toprağın derinlerine uzanıp, dalları “Burada hayat var” diye göğe uzanan ağaçlara düşman olduğunu seziyor… Yaşayan, soluk alıp veren, ışık saçan her şey onlar için tehdit çünkü… Yazmaya gerek yok belki, burnumuzun dibindeki cennet Amasra… Hepimiz izliyoruz, doğal ve tarihi varlıkları nedeniyle UNESCO’nun “Dünya mirası” listesine almaya çalıştığı o güzel yer, on yıllardır HATTAT denilen paragözün tehdidi altında…
 
AĞAÇLAR PROJE ALANININ YÜZLERCE METRE UZAĞINDA
Şirket kuracağı santralle Amasra’yı bir termik cehenneme çevirmek istiyor… En büyük yardımı da devletten alıyor… Kâr hırsından delirmiş olsa gerek, şimdi de, zeytin ağaçlarını kesiyor… Oysa Bartın’da, zeytin yetiştiriciliğine destek veriliyor… 3 yıl içinde dağıtılan 10 binden fazla fidanla, yüzlerce zeytin bahçesi oluşturuldu hatta… Gelin görün ki, “Hayatın düşmanları”, “Karadeniz’de zeytin yetişmez” diyerek vuruyor baltayı ağaçlara, fidan dağıtan devlet bakıyor… Yetinmiyor, engel olmaya çalışanları jandarmayla kovalıyor… Ağaçlar proje alanının yüzlerce metre uzağında bu arada…
 
 “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılandırılması Hakkındaki Kanun”a göre, zeytin sahalarının 3 km. yakınında bacası tüten bir atölye bile yapılamıyor çünkü… Bartın Platformunun açıklamasına göre, zeytin ağaçlarının kuracağı santrallerin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu bilen arsız şirket, yüksek paralarla satın aldığı, projeyle ilgisi olmayan sahadaki zeytinleri kesiyor… Gözü dönmüşlüğün bu kadarı yani… Nazım 80 yıl öncesinden ne güzel demiş: “bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler. “Ben şairlerin sezgisine güvenirim Paraları, jandarmaları, ahlaksızlıklarıyla yıkılıp gidecekler…