(BU ARAŞTIRMA ZONGULDAK VE YÖRESİNDE YAPILAN İLK GENİŞ ARAŞTIRMADIR)

                                                        

Kimilerince bugün “azınlık” olarak sözü edilen bazı halkların kültürleri çok kişinin ilgisini çeker. Örneğin; emperyalizmin kucağında devletleşip dünyanın sayılı gericilik ve katliamcılarından biri olmadan önceki halleriyle Yahudiler. Ülkeleri istila edilip soykırıma uğrayan Kızılderililer, Siyahlar ve Çingeneler.

İlkel çağlardan günümüze kadar gelen bir söz vardır, “Acı, güç doğurur.” derler. Buna  “hissetmeyi ve direnmeyi sürdürdüğün müddetçe” diye de eklenebilir. Bu toplumların ayakta kalışları ve yaşattıkları kültürler sanki doğa kanununun toplumsal hayattaki yansıması gibi gelir insana.

Kendini yok etmek isteyenlere karşı her türlü yöntemi kullanarak verdikleri mücadeleler hepsinin ortak özelliğidir.          

Kızılderililerin doğayla aralarında kurdukları bütünlük, bu bütünlükten öğrendikleri ve sömürgecilere karşı onunla yan yana savaşmaları. Öyle ki; kendi kültürlerine en yabancı ve aynı zamanda topraklarını ele geçirmek isteyen Avrupalılara karşı kullandıkları en vahşi yöntem, yakaladıkları beyazların kafa derilerini yüzmeleri olarak bilinir. Aslında onu da “uygar” İspanyolların 15. ve 16. yüzyıllardaki işkence uygulamasından öğrenmişlerdir. Bu savaşlarda beyaz askerleri pusuya düşürmek için Kızılderililere vahşi kurtlar gözcülük eder. 

Siyahların ise; kölelikten yani yokluktan var ettikleri özgürlükleri, cenazelerini kaldırırken yüzlerinden okunan gurur ve kendine güven, her cenazeyi bir müzikal gösteriye dönüştürmelerinde açığa çıkan yaşam coşkusu.

Amerikan iç savaşının bitimiyle, Güneyli orduların askeri bandolarından arta kalan Trompet, Trampet, Gitar, vb. hafif çalgılarla yarattıkları ve ilk göz ağrıları sayılan “Blues” müziği. Ancak çok sonraları toplumsal hayatta kazandıkları rol arttıkça piyano gibi müzik aletleri de bunlara dahil olmuştur.

    

Peki ya Çingeneler?

Hitler faşizminin dünyayı ateşe verdiği yıllarda Yahudilerden sonra katliamlarını en fazla yönelttikleri bu insanlar sadece II. dünya savaşından sonra değil tüm tarihleri boyunca dostsuz kalmışlardır.  

Bugün bütün dünya, 1938-45 yılları arasında Nazilerin milyonlarca Yahudi’yi katlettiklerini bilir; ancak yine Avrupa’nın dört bir yanından getirilerek toplama kamlarına kapatılan ve gaz odalarında imha edilen on binlerce Çingenenin adını kimse ağzına bile almaz. Buna rağmen Avrupa’nın birçok ülkesinde Çingenelerin alışveriş ettikleri yere Çingenelerden başkaları girip çıkmaz.

Suriye’de “Dom”, Mısırda “Kıpti”, Balkanlarda “Roman”, İspanyolca “Gitano”, İngilizcede “Gypsy”,Rumca “Gypbtos” olarak tanımlanan, Türkçe’deki “Çingene-Cingan” adı nereden geliyor? :

Ünlü yazar Sadi, 1257 yılında yazmış olduğu “Bostan” adlı eserinde “bir Arap-Acem oyunu olan ve Farsça’sı Çeng-i demek olan erkek ve kadınların beraberce oynadıkları serbest oyun (1) diye tanımlar. Türkçe de “Çalgıcı” denen “ Çengi-Çengici” tanımı buradan alınmıştır.

1340-1400 yıllarında yaşamış olan yazar Seyyid Nesimi ise; “Çenk”in saz demek olduğunu ve bir halden bir hale bir makamdan bir makama geçmek olduğunu belirtir (2)  “Çeng-i”, “Çenk”  “Çengi” “Çengici” Türkçe’deki “Çalgıcı” tanımı buradan gelmiştir. Çingene-Çingane-Cingan tanımı, çalıp oynayan anlamındadır.

     

Hitler faşizminden etkilenilmiş olsa gerek Çingeneleri aşağılayıcı bir tutum da 1944 yılında yöremiz dahilinde bulunan Bartın’da gündeme getirilmeye çalışılmış ve bu konuda Ahmet Ülker adındaki bir yazar köşesinde aynen şu utanç belgesini yazmıştır.

Yazı başlığı; “(Kaldırımda Çingeneler.) Kahvehane ve dükkanların önünde sandalyelerle oturulmasının Belediyemizce men edildiği herkesin bildiği bir keyfiyettir. Evet, kaldırımlara sandalye koyarak oturmak medenice olmasa gerek! Fakat Salı, Cuma ve sair günlerde hükümet caddesindeki dükkanlarımız önünde adeta tren bekleyen yolcular gibi sıralanmış “Kıptiler” dükkanlarımızın önünü bir çingene istasyonuna çevirmektedirler. Zaten güneşin hararetinden dükkanlarımızda bunalmakta iken bir de bu Kıptilerin kaldırımları hatta umumi caddenin bir kısmını bile işgal ettikleri ilgililerin hiç mi gözüne çarpmıyor? Dükkanlarımız önüne yalnız bir çadır kurmak noksan kalmıştır! Bu hususta ilgilileri göreve davet ediyorum. (3)

Tüm bu örneklerde açığa çıkan belki de yüzlerce yıllık bir yalıtılmışlığın bir insanlık ayıbı olarak en uç ve dramatik yönüdür.       

Ancak yalıtılmışlığın kendisi; tarihin hangi döneminde başladığı bilinmese de karşılıklı olarak hem uygar toplumun dışlayıcı, hem de Çingenelerin içe kapanık tavırlarıyla beslenmiştir.

Kapitalist toplumlarda ekonomik sistemin yarattığı işsizlik ve geleceksizliğin, kapalı ve marjinal yapılarını maddi gerekçeler göstererek değiştiremediklerini düşündüğümüz Çingeneler çok ender olarak bazı istisnalar dışında hep aynıdır.

Toplumsal hayata katılarak hiç olmazsa işsizlik ve konut gibi sorunlarını halledebilme, ya da en azından hayat standartlarına belli bir alt sınırı çekme şansına sahip olabilecekleri ülkelerde bile onların tercihleri; şehrin en dışındaki mahalleleri, başka kimsenin dahil olamadığı kendi iç ilişkileri ve kumara, üçüncü sınıf eğlence turizmine, dilenciliğe ve marjinal satıcılığa dayalı kendilerine özgü kapalı ekonomileridir. Türkiye’ de bu kabuğu kırabilenlerden bazıları 60 ve 70’li yıllarda; özellikle müzik alanında klasik Türk müziği icrasında müzisyen olarak adlandırılmaya başladılar. Mustafa Kandıralı vb. isimler birer icracı olarak kariyer ve yetenek gerektiren konumlara örneğin İstanbul radyosu sanatçılığına kadar yükselebildiler. Kendi yaşam tarzlarında önemli yer tutan Keman, Klarnet, Darbuka, Cümbüş, Kanun gibi müzik aletlerinin çalınmasında tartışmasız otoriteler olduklarını kanıtladılar.  

Otuz yıla yakın süren bu açılma ve toplum tarafından tanınma dönemi 80’den sonra Türk toplumu ve dolayısıyla müziğindeki genel yozlaşma eğilimiyle bütünleşerek yerini arabeske doğru bir kaymaya bıraktı.

Türk sanat müziğinden arabeske transfer olan Adnan Şenses, Kibariye, Güllü, hala devam eden bu kayışın flaş ismi oldular. Yine bunların arasından Balık Ayhan, arabesk zevklere prim vermeyerek çok daha içerden Çingenelerin içinden, daha gönülden onların duyarlılıklarını, acılarını, coşkularını ve müzisyenlik yeteneklerini açığa vuruyor ve onları temsil etmeye çalışıyor.      

Zonguldak yöresinde varlıklarını devam ettirmeye çalışan Çingeneleri üç ayrı grup olarak değerlendirebiliriz. Bu her grupta kendilerinin Çingene olarak tanımlanmalarına tepki göstermiyor, kendilerinin Çingene olduklarını açıkça söylüyorlar ama bir farkla; Ülke genelinde Çingeneler üzerinde yapılan araştırmalar, Çingenelerin yaşam tarzını konu edinen ve beyazperdeye aktarılan “Çingeneler zamanı” adlı film ve özellikle Savaş Ay’ın TV’de “A Takımı” programında Roman Çingenelerini sık sık gündeme getirmesinden sonra tüm Çingeneler kendilerini “Roman” olarak tanımlamaya başladılar. Özellikle genç kuşak Çingeneler kendilerini böyle adlandırıyor.

Bu kültürel asimilasyona açıklık getirmek için Zonguldak’ta yaşayan Çingeneleri üç ayrı grupta değerlendirmek gerekir.

Birinci grup: Bölgeye (Safranbolu’ya) 350-400 yıl önce gelenler. Bu dönemlerde Anadolu’da Türkmen obalarında, obanın sanat gerektiren demircilik ve eğlence işlerini görenlere “Çingene” denilmekte, Mısır’dan gelenlere ise “Kıpti” denilmektedir. Örneğin, Safranbolu tahrirat defteri; Yörük Köyü Karacatepe divanında, hane: 24, sıra: 24’te Çingen oğlu Ali, Hacılarobası köyü hane: 13, sıra: 13’te Kıpti oğlu Ahmet kayıtları vardır (4).

Bu ilk gelenler yüzyıllar içinde Zonguldak’ın tüm ilçe ve beldelerine yayılmışlardır. Yukarıda verilen örnekte adı geçenlerin içinde olduğu gruptan birçoğu bir şekilde yerleşik iskana geçtikleri halde birçokları da göçebeliklerini 1920’li yıllara kadar devam ettirmişlerdir. Kültürel ve sosyal yaşam tarzları Türkmen-Yörük adet gelenekleri dolayısıyla Anadolu gelenekleri izlerini taşır. Soyadları genellikle; Demir, Demirci, Kaçmak, Vurmaz ve Çiçek’tir. Gelenek ve töreleriyle Türkmen boylarından biri olan “Abdallar” ile çok yakın benzerlikler taşırlar. Anadolu’da, Türkmen olan “Abdal” boylarına “ Çingene” dendiğini, birçok eser yazmaktadır. “Abdallar soy itibarıyla Türkmen’dirler. Halk bunları elek, sepet, demir işleri yaptıkları ve bir kısmı da göçebe olduklarından Çingene olarak tanımlar (5)”.

İkinci grup: 1850’li yıllarda Osmanlı-Rus savaşları nedeniyle Osmanlı Tebaası olan Aşiretleriyle Gürcistan’dan Erzurum’a gelen (Mithatpaşa Mahallesi’nin İkinci Makas semtindeki Çingeneler arasında “Abaza” ve “Çerkez” lakaplı iki kardeş vardır.) ve 1890’lı yıllarda eskilerin değimiyle 93’teki Osmanlı-Rus harbinde Erzurum’dan yine Aşiretler halinde göçe başlayıp önce Van, Kahramanmaraş, Tunceli, Gaziantep bölgelerine yayılan, çok kalabalık olmaları ve bu nedenle iskana müsait olmadıkları gerekçesiyle Aşiretler dağıtıldıktan sonra bu aşiretlerin içinden bir grup bulundukları bu bölgelerden ilk önce Bolu’ya sonra 1920 başlarında Zonguldak’ın köylerine ve Fransızların Zonguldak’ı işgal yıllarında tampon bölge olarak belirlenen ve çoğunluk olarak İkinci makas semtine özellikle yerleştirildiler. Zonguldak’ın ilçe-köylerine iskan edilen, soyadları “Koçak” ve “Koçaklı” olanlar, Tercan bölgesindeki Türkmen-Yörüklerin “Barak” obasında beraber yaşayan “Koçak” ve “Koçaklı” aşireti (6) mensuplarındandır. “Barak” aşireti obası da Türkmen boylarında “Abdal” olarak bilinir. Zonguldak’ın İkinci Makas semtinde “Barak Hakkı” olarak bilinen “Hakkı Koçaklı” 1994 yılında ölene kadar aşiret reisliği yapmıştır. Barak Hakkı’dan önceki aşiret Reisi ise Barak Hakkı’nın eniştesi olan Musa Koçaklı’dır. Musa Koçaklı öldükten sonra aşiret reisliği Barak Hakkı’ ya geçmişti. Bunlar arasında Metin Koçaklı çok güzel “Bozlak” söyler.    

Genel olarak bakıldığında 1920 başlarında Doğudan göçlerle gelenler ile onlardan çok önceleri bu bölgede yaşayanların yaşam biçimleri birbirine çok benziyordu. Bu kültürel benzerlik nedeniyle “Abdal” geleneklerini devam ettiren birici gruptaki ilk gelenlerle ikinci gruptakiler yani son gelenler kendi aralarında devamlı olarak evlilikler yaptılar ve bu evliliklerle birbirleriyle çok geniş akraba bağları oluşturdular. Bu nedenle bugün Zonguldak bölge genelindeki Çingenelerin İkinci Makas semtinde oturan Çingeneler arasında mutlaka bir akrabası vardır.   

Birinci grupta bulunan ve Bartınlı olan Fikret Doğan (Topal Fikret) , Kemal Demir ve Selahattin Demir’i, çaldıkları Keman, Cümbüş, Klarnet ve Darbuka eşliğinde (bu enstrümanlar arasında “Saz” yoktur ) icra ettikleri Türk Sanat Müziğini yakın geçmişe kadar çoğu Zonguldaklılar hatırlar. Fikret Doğan 2000 yılında ölene kadar “Deniz Gülü” gemisinde sanatını icra etmiş ve özellikle Fikret Doğan’ın yetiştirdiği çalgıcılar Zonguldak’ın pek çok eğlence yerinde çaldıkları çalgılarla sanatlarını icra etmeye devam etmektedirler.    

Demircilik sanatında usta olan Çingeneler, Zonguldak’ta kömür üretiminin başlamasıyla üretimde kullanılan kazma ve balta gibi üretim araçlarını yapmaya başladılar. İlk yıllarda çoğunluk kendi kulübeleri civarındaki “ körüklü demir ocaklarında” maden işçisinin ve bölge köylüsünün ihtiyacı olan balta, kazma, çekiç, tokmak ve taş delmede kullanılan “Murç” ve “Keski”leri ürettiler. Ürettikleri baltalar şimdikiler gibi çabuk körelmezdi. Bunu baltayla kuru olarak yaptıkları sakal tıraşıyla ispat ederlerdi. Hatta bu baltalarla demir bile kesildiği halde ağızları hiç körelmezdi. Aynı zamanda madenci kazmalarına verdikleri eğim payı değişmez ve uç sivriliği kolay kolay körelmezdi, çeliğe su vermede uzmandılar. El aletleri yanı sıra, açık ateş üzerine yemek tenceresini koymak için sac, sacayağı, maşa, mangal, maltız vb. üretirlerdi. Erkekler bunları üretirken kadınlarda mahalle aralarında, köylerde ve Pazar yerlerinde bunları satardı. Köylere götürdükleri mallarını çoğu zaman yumurta, tavuk, mısır, buğday gibi yiyecek maddeleriyle takas ederlerdi.  

Onlar, yıllarca tren yollarında vagonlardan dökülen kömürleri toplayıp, teneke hesabı lokanta ve kahvehanelere sattılar. Buharlı lokomotiflerden, EKİ’nin kömürlü kalorifer kazanlarından ve iş yerlerinden çıkan kömür külleri arasından topladıkları “Marsık”’ları  ( koklaşmış-tam yanmamış yağı yanmış kömür) kullandılar. Adını “Marsık” olarak kendilerinin koydukları bu koklaşmış kömürler dumansız olduklarından ısınma ve yemek pişirmek için mangallarda, demir tavlamak için körüklü demir ocaklarında köz olurdu.

Şimdiki yeni Belediye binası karşısında eskiden Hıristiyan Mezarlığı olan sonradan Hal binası yapılan alanın yanında kurulan Zonguldak’ın ilk Pazar yerinde ve sonradan Soğuksu semtine taşınan yeni Pazar yerinde; dolmuşların, Belediye otobüslerinin olmadığı sadece EKİ ulaşım araçlarının ve Asma’ya, Üzülmez’e işçi taşıyan “İşçi Paytonları”nın (küçük vagonlu tren)  sadece kendi personeline servis yaptığı o dönemlerde, Pazar yerinden alışveriş yapan halkın ortalama 25 kg gelen yiyecek maddelerini sadece yatarken sırtlarından çıkardıkları küfelerine doldurur ve Karaelmas’ın, Rüzgârlı’nın, Mithatpaşa’nın, Yayla’nın en uzak ücra köşelerine kadar taşırlardı. Günde ortalama 30-35 km yol yürürler ve bu taşımada günlük ortalama 200-250 kilo yük taşırlardı.

EKİ’nin Çaydamar hızarından küfelerine doldurdukları talaşları kent içinde lokanta ve kahvehanelere satarlardı. Mekan sahipleri de aldıkları bu talaşları iş yerlerinin zeminine serer ve yağmurlu havalarda müşterilerin ayaklarındaki çamurun zemine yapışmasını önlerlerdi. Mahalle aralarında hurda demir toplar, EKİ’ nin gıda ambarı, işçi yemekhanesi, kantin ve ekmek fırınlarının yükleme boşaltma işlerini yapar, EKİ direk harmanına gelen direkleri istif ederlerdi.  

EKİ’de işçi azaldıkça günde 4-5 sefer yapan kömür vagon sayısı azaldı, makineleşme sonucu piyasada kazma, balta gibi aletler çoğaldıkça demircilik işleri yok olmaya başladı. Kent mahallelerine yeni yollar açılıp önce belediye otobüsleri sonradan dolmuşlar çalışmaya başlayınca Pazar yerindeki küfecilik işleri de bozuldu. Kent merkezi ve daha sonra merkeze yakın olan mahalle yolları asfalt olunca çamur olayı kısmen ortadan kalktı. Bu arada EKİ’ nin Çaydamar hızarı kapandı, gıda ambarları kapandı, direk işleri ihalelerle taşeronlara verildi, mahalle aralarında EKİ atığı hurda demir kalmadı ve geride kalan yıllarla beraber en büyük geçim kaynakları yok oldu. 

1920’li yıllarda 15 hane olarak kent merkezinde iskana tabi tutulan bu bizden birileri çoğaldı ve yüzlerce aile olduktan sonra buraya sığmaz oldular. Bu kalabalıktan ve kent merkezlerinde oluşlarından yerel yöneticiler hep rahatsız oldular, rahatsızlıklarını açığa çıkardıklarında ise büyük tepkilerle karşılaşınca düşüncelerinden vazgeçtiler. Şimdi ise bu semt merkezinden tünel geçeceği için binaların çoğu yıkıldı. Kalabalıklaştıkça İkinci Makas’taki iskan yerlerine sığamayanlar buradan ayrılarak eski yerleşim yerlerine yakın olan Karaelmas, Dilaver ve Baştarla mahallelerinde kendilerine yeni yerleşim alanları oluşturup buralara yerleştiler. 60 yaş üstü sayısı nüfus oranına göre çok az sayıda ve onlarında tamamına yakını ağır hasta. 0 –12 yaş gurubu çocukların tamamına yakını sağlıksız ve hasta. Bir tas sıcak çorba onlar için her zaman hasreti çekilen bir yemek. Tüm geçim yolları tükendiğinden çokları artık sokaklarda müzisyenlik ve çöplüklerden karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Bu kadar açlık ve sefaletlerine rağmen aralarında yok denecek kadar az hırsızlık olayına karışan var. Tümü birbiriyle akrabadır. Çocuklar çöp tenekelerinden topladıkları yiyecek artıklarını veya bayat diye atılan yiyecekleri topladıklarında bunları tek başına yemez yanındaki grupla pay ederler. Çoğunlukla her grup o gün elde ettikleri yiyecekleri kendi aralarında bölüşür ama herkes topladığı parayı kendi annesine verir.

Zonguldak Çingenelerinden İstanbul’a gidenlerin sayısı bin kişiyi Ankara’ya gidenlerin sayısı 500 kişiyi aştı. Zonguldak’ın yerli Çingeneleri sayılan 1 ve 2 ‘inci gruptakiler İstanbul’da; Göztepe, yeni Sahra, Erenköy semtlerinde birbirlerine yakın yaşıyorlar. Üsküdar, Harem, Kadıköy vapur iskeleleri civarında zabıta ve polis korkularına rağmen mendil, çiklet, kalem vb. şeyler satarak şimdilik geçimlerini temin etmeye çalışıyorlar.

Üçüncü grupta ise; 1923 mübadelesinde ve daha sonraki yıllarda Anadolu’ya değişik balkan ülkelerinden “ mübadil” olarak gönderilen veya “göçmen” olarak gelen “Romanlar” vardır. 1923 Lozan anlaşmasıyla iskan edilmek üzere önce İstanbul’a sonrada İstanbul’dan Zonguldak’a gönderilen Roman mübadillerin ilk iskan edildikleri yer Rüzgarlımeşe semtindedir, yani bu günkü 467 evlerin üst tarafıdır. Bu nedenle eskiden bu semtin adına “Göçmen mahallesi” denirdi. Burada kendilerine Devlet tarafından ev ve arazi verilerek iskan edilen Romanlar zaman içinde ekonomik krize girdikçe ev ve arazilerini sattılar ve Ontemmuz Mahallesi acılık semtinde yoğunlaştılar.       

Balkan kültürüyle karışmış olan Roman çingeneleriyle Anadolu kültürünü kendi gelenekleri olarak kabul eden yerli çingeneler uzun yıllar yan yana gelmemeye çalıştılar. Her iki toplumda kendi dışına kapalı olmasına rağmen Romanların hem kendi dilleri vardı hem de Türkçe’yi Trakya şivesiyle konuşuyorlardı, örneğin üç-beş sayısına “ üj- bej” “ne yapıyorsun” kelimesini “ dave çe” olarak telaffuz ediyorlardı.  Bölgeye ilk gelen birinci guruptakilerle karşılaştırıldığında genellikle çok esmer-siyah tenliydiler. Birinci guruptakiler buğday tenliydiler, ikinci gurupta olan yani doğudan gelenler genellikle daha iri ve uzun boylu ve beyaz tenliydiler yani Baraklar. Romanlarla aynı dönemde Ege taraflarından çok az sayıda gelen ve kendilerini “ Soloz Çingenesi “ olarak tanımlayan Türkçe’yi aynı Romanların şivesiyle konuşan ve hep onlarla yan yana olanlar ise daha uzun boylu ve beyaz tenliydiler.     

Zonguldak halkı bir takım işlerini, Türkçe’yi kendi şivesinde konuşan ve kendisine hemşehri gördüğü yerli çingeneler olarak kabul ettiği bir ve ikinci guruptakilere yaptırıyordu. Yerli çingenelerin geçim kaynakları yukarıda belirtilmişti. Romanlar bu işleri hiç yapmadılar onlar genellikle ayakkabı boyacılığı, iskeleye gelen motorlardan demir, çimento boşaltma, sinemalarda çığırtkanlık, sinema salonlarında fındık, fıstık, gazoz vb. satmak kadınlar ise ev temizliklerine gündelikçi gitmek gibi işleri yaparlardı ve bu nedenle 15-20 kişi kadarı kendi konutlarına yakın olan Genelevin temizlik işlerini yaparlardı.

Roman Çingeneler ile yerli çingeneler arasındaki kültür farklılıkları:

Yerli Çingeneler ev temizliğine gitmezdi, zaten çok pis oldukları gerekçesiyle onları da kimse çağırmazdı. Roman kadınları çok daha temiz düzenli ve ev işlerinde becerikli olarak kabul görürdü. Ekonomik olarak aynı yoksulluğu paylaşmalarına rağmen Romanlar yılda 4-5 kez evlerini kireç badanası yaparken sadece yerli çingeneler değil çingenelerle yoksullukta aynı şartları yaşayan halkın çoğunluğu evlerini belki yılda ancak 1-2 kez badana yaparlardı. Çok zengin olan aileler ise ev ve iş yeri temizliğinde özellikle Soloz Çingene kadınlarını tercih ederler ve temizlik işlerinden en fazla parayı Soloz kadınları alırdı. Durum böyle olunca okuyucunun aklına “ bu kadınların temizliğe gittiği yerlerde kendilerini para karşılığı pazarladığını “ sanabilir. Bu hiç duyulmuş veya söz konusu olmamıştır. Romanlar erkek, kadın genelev temizliğinde çalışmalarına rağmen her zaman bu tür ilişkilerde çok katı olmuşlardır. Zaten Roman kadınları genellikle kendinden olmayan yabancı erkeklere hep uzak durmuştur.

Yerli konumda olan bir ve ikinci guruptaki kadınlar küfe ile yük çektikleri veya ticaret yapmak için köylere gittiklerinde aynı şekilde bunlar içinde, para karşılığı kendini pazarladığını düşünmek bir hata olur. Roman kadınlar aileleri ile beraber içki içerler ama dışarıdan kendilerinden yani Roman olmayan bir erkek olduğunda o içki içilen yerde durmazlar. Yerli çingene kadınları ise ailecek içki içmesinin yanı sıra içki meclisine-sohbetine kendi içlerinden yani çingene olmayan erkek de gelse sofrayı terk etmez ve hiç yabancılık çekmeden beraber içkiye devam eder. Çünkü gelen bu yabancı onun misafiridir ve misafir bir kardeş kadar yakındır Çingene kadınına.

Roman düğünlerinde; enstrüman olarak Kanun, Akordeon, Klarnet, Keman çalınır. Köçek oynatma-oynama ve davul yoktur. Genellikle Trakya-Balkan oyun havaları çalar ve oynarlar. İkisi arasındaki ayrım; (hoş olmasa bile kültürel farklılık açısından yerli çingeneler olarak bir ve ikinci guruptakileri tarif etmekte olduğum anlaşılmalıdır.) Bu anlamda, yerli Çingeneler düğünlerinde Köçek oynar-oynatırlar. Enstrümanları: Cümbüş, klarnet, keman, davul ve darbuka’ dır.

Günümüzde “Köçek” her ne kadar kadın kılığına girip oynayan erkeklere dense bile aslı çok farklıdır. Zonguldak ve bölgesinde yaygın olan ve kaynağının nereden geldiği bilinmediği sanılan ve merak edilen, erkeklerin kadın kılığına girip oynaması “Köçek” konusuna girmeden önce köçek oyunu ile karıştırılan bazı sanat. Eğlence, dans ve benzerlerine kısa başlıklar altında açıklama getirirken aynı zamanda çok tartışılan “Köçek” sözcüğünün nereden geldiğine de açıklık getirmeye çalışacağım.

Sema/Raks: Dinsel içerikli dönme ve dönme esnasında yapılan muhtelif vücut hareketleri (7).

Rakkase/ Çengi: Eğlencelerde Raks ederek oynayan kadın (8).

Zenne: orta oyunda (Tiyatro) kadın kılığında oynayan erkek oyuncu  (9).   

Köçek: Askeri anlamda; yeniçeri ocağına yeni giren hüner sahibi cesur askerlere dendiği gibi, Dini anlamda: Bektaşilik-Alevilik, Mevlevilikte bu inançları yeni benimseyen genç kişilere de “Köçek” denirdi (10).    

Aslında erkeklerin kadın kılığına girip Raks-Sema ederek oynamasının temelinde üç bin yıllık bir gelenek vardır ve aslı “ dönerek dönme” yani “ devr” olgusuna dayanan dini bir ayin şeklidir. Ana tanrıçalar döneminde erkekler günahlarından arınmak için kadın kılığına girip raks-sema ediyorlardı (11). Anadolu’da eskiden bazı Türkmen boyları erkekleri üç parça eteği olan entari giyerlerdi (12). Orta Asya Turfan bölgesinde bulunmuş olan 10.yüzyıla ait bir resim Türklerin üç etekli entari giydiklerini ortaya koymuştur (13).Orta Asya inancı olarak bilinen Şaman inancında bazı Şamanların ayinde kadın kılığına girdikleri bilinir. Kadın kılığına girip oynama geleneği bu günde Fas, Tunus, Mısır vb. ülkelerde olmasının yanı sıra eskiden Romalı askerlerin de pantolon yerine etek benzeri giysi giydikleri bilinen bir gerçektir. Bunların yanı sıra yine günümüzde Yunan merasim askerleri (Efzun) ve gelenekçi İskoçlar da eteklik giymektedirler.     

Anadolu’da geçmişi üç bin yıllık olan düğün önünde taşınan ağaç dalı ve onun üzerine takılan para geleneği günümüzde yerli Çingeneler tarafından devam ettirilmektedir. Balkan Çingeneleri olarak bilinen Romanlarda bu gelenek yoktur. “... Gelinin yahut sünnet çocuğunun önünde götürülen parlak sırmalarla süslenmiş ağaç dalına hediyeler takılır. ... bu geleneğin Diyonisos inanışıyla beraber olduğu muhakkaktır. “Nahil” adı verilen bu ağaç dalı sembolünün Romalılardaki adı “Baküs”tür. Aynı gelenek Araplarda da görülmüştür (14).

Zonguldak’ın On Temmuz Mahallesi’ndeki Roman müzisyenler arasında bulunan Hasan Sesli ( 1976’da öldü ) Roman müzik kültürünün icracısı olarak 1940-1975 yılları arası Zonguldak’ta birçok düğünde yerini almıştır. Hasan Seslinin üç oğlu olan Kemal, Mehmet ve Hasan babalarının sanat mirasını 2000 yılına kadar Zonguldak ve bölgelerinde icra etmişlerdir. Bu üç kardeş sefalet dolu yaşamlarına 2000 yılında üçü aynı anda intihar ederek son vermişlerdir. Roman Çingenelerin büyük çoğunluğu 1990’ların başından itibaren Zonguldak’ı terk etmeye başladılar ve gidenler İstanbul-Karaköy, Tophane semtlerindeki akrabalarının yanına göç etti. 1923 Lozan anlaşmasının hayata geçtiği 1923 başlarında 40–50 hane olarak önce Rüzgarlımeşe sonra On Temmuz Mahallesi’nde yaşamlarını sürdüren Romanlar bugün en fazla 10 haneye düşerek sayıları azalmıştır. Bu azalma Zonguldak halk kültür zenginliğinin büyük bir kaybıdır. Bugün (10Ekim 2005) Zonguldak’ta yaşayan en yaşlı Roman, balıkhane köprü ayağında ayakkabı boyacılığı yapan baba adı Şakir, ana adı Cemile olan ve lakabı “Gaga” olarak bilinen Mehmet Ali Gezer’dir.  

Bu yazının içeriği konusunda okuyucunun zihninde sanki bir yerli yabancı ayrımı yapılıyormuş gibi yanlış bir düşünce oluşabilir. Tam aksine yazının başında belirtildiği gibi Çingenelerin tümü dünyanın her tarafında ortak özellikler taşır ama bu özelliklerini ve kendilerine özgü kültürlerini zaman içinde bulundukları ülkenin veya o bölgedeki baskın kültürün etkisinden kurtaramaz ve kendi kültürü yanı sıra zaman içinde baskın olan kültürü benimsemeye başlarlar. Aynen Orta Asya inançlarından olan Şaman inanç ve geleneklerini terk etmeden bunları İslamiyet’e taşıyan Türkmenler gibi. 

Sözün kısası Çingene olmak-tanınmak bir etnisite’den çok bir yaşam tarzıdır.