7. Çaycumalılar Buluşuyor etkinlikleri kapsamında kitaplarını imzalayan Yazar Can Kantarcı, Çarşamba Salonu’nda okurlarıyla bir söyleşi de yaptı. Aynı zamanda Çaycuma Belediye Başkanı Bülent Kantarcı’nın oğlu da olan Can Kantarcı konuşmasında, “Bu vesile ile burada olmak benim için gerçekten çok büyük bir gurur kaynağı. Ben 11 yaşıma kadar kesintisiz Çaycuma’da yaşadım. 20 yaşına kadar da bütün kış ve yaz tatillerimi ilk gününden son gününe kadar burada geçirdim. Sonra hep bir şekilde gelip gittim. İlk romanda Çaycuma’nın farklı bir yeri var, incelikli ve aralarda geçmiş olsa da. Ama asıl bence benim iki metnimde Çaycuma’nın, ruhuma işleyen bir espri anlayışı var. Bu espri anlayışı, ne kendini çok ciddiye alan ne de başkasına çok hakaret eden bir espri anlayışı bence.  Biz babamızın sohbet ortamlarından, arkadaşlarından, annelerimizin arkadaşlarından genel olarak Çaycuma’da yaşarken de bu anlayışı kazandık. Bu espri anlayışının bana geçmiş olmasından, daha sonra İstanbul’daki üniversite ortamı ve orada edindiğim arkadaşlıklarla pekiştirmekten, en çok da Çaycuma’da aldığımız formasyon üzerinden, hayata böyle bir bakış yakalamış olmaktan çok mutluyum. Bu kaç yıldan beri süren bir gelenek sonuçta, burada arkadaşlarımız var, aile dostlarımız var. Onlarla bir araya gelmek çok güzel. Sağ olsunlar herkes, çok tatlı bir şekilde teveccüh gösteriyor. O yüzden sizlerle bunları paylaşmak, benim için inanın onur kaynağı, çok teşekkür ediyorum.” dedi.

Uçurtmalar çocuk düşleri için havalanıyor Uçurtmalar çocuk düşleri için havalanıyor

ÇEVİRMEN OLMANIZ HİÇBİR ŞEKİLDE YAZARLIĞINIZI KANITLAMAYA YETMİYOR

İlk romanı ‘Tepemizdeki Gölge’nin 2020 yılında yayımlandığını ifade eden Kantarcı, “Kitap 2017’de yazılıp, 2018’de tekrar yazıldı. Çünkü oğlumun doğum zamanı gelmişti. 2018’in Eylül ayında adeta tutuşarak bitirdim. Sonra da tabii düzenlemesi sürdü, derken 2019 Aralık ayında Alfa Yayınları kabul etti ve bana 2020 Mart ayına tarih verdiler. O tarihte de pandemi çıktı, ‘Kitabınızın basımı süresiz olarak ertelendi’ dediler. ‘Sanırım bu iş olmayacak’ dedim ve bende bir sıkıntı olduğunu düşünmeye başladım. Şundan dolayı:  Ben hem Anadolu Lisesi sınavı, hem de ÖSS’si çalınmış 80’ler kuşağının çocuğuyum. Dolayısıyla dedim ki, ‘Gitti bu iş, artık bir daha bize denk gelmez’. Neyse ki ağustos ayında biraz daha sakinleşti ortalık. ‘Tepemizdeki Gölge’ çıktı ve benim için çok ilginç bir deneyimdi. ‘Tepemizdeki Gölge’yi yazarken 15, çıktığındaysa 17 yıllık çevirmendim. Ama fark ettim ki, çevirmen olmanız hiçbir şekilde yazarlığınızı kanıtlamaya, tanınırlığınızı artırmaya yetmiyor ya da bir kitap bastırma kredisi olamıyor. Çevirmenliğiniz çok iyi olabilir, insanlar size bu konuda güvenebilir ama yazar olmak ve bir romanı kabul ettirmek bambaşka bir şey. Dolayısıyla bunu kabul ettirmek benim için çok çok büyük bir başarıydı. Çünkü ben hiçbir bağlantı kullanmadım özellikle yaptım bunu da. Kitabım 700 sayfalık bir bilimkurgu romanı. Konusu Türkiye’de geçiyor. Genel olarak bu ülkeyi eleştiren ve bunu dilin tadını kaçırmadan yapmayı başaran bir roman bence. Romanın iyiliğinden kötülüğünden ayrı olarak söylüyorum bunları ve yaptığımın gerçekten çok arkasındayım. İnsanların da bunu gördüğünü hissediyorum.  Bu kitap bin kopya basılmıştı, internette korsana da düştü hatta. Bir süre sonra insanlardan genel olarak güzel, olumlu tepkiler aldı. Benim için en büyük kriter, bir arkadaşımın 85 yaşındaki babaannesinin, hayatında daha önce bilimkurgu okumamış bir kadının, ki ‘kurgu bilim’ diyor, o kadar yaşlı bir kadının 6 günde bitirmiş olması, bayılması ve çok çok sevmesiydi. Onun dışında gençlerden olumlu tepkiler geliyordu. Dolayısıyla bu da ikinci romanı yazmak için güzel bir destek oldu benim için.” diyerek konuşmasını sürdürdü.

TÜRKİYE’DE BİLİMKURGU KAHRAMANLARININ İSİMLER TÜRK, OLAYLAR AMERİKANVARİ

Birinci kitabın olumlu tepkiler almasının kendinde yarattığı motivasyonu anlatarak konuşmasını sürdüren Kantarcı, konuşmasında, “Siz bir şey yazıyorsunuz ama daha sonra bu insanların umurunda olmazsa doğal olarak moralinizi bozuyor. İlk roman, 700 sayfa. Bazı arkadaşlarımdan ‘Bu ne kardeşim, kapı durdurucusu mu, araba takozu mu’ diye espriler geldiği için ikincisini daha kısa tutmak istedim ve dolayısıyla ‘İdük’ çıktı ortaya. Dil olarak ‘Rapor üzerinden gidelim’ dedik, bu sefer de. Benim bilimkurgu anlayışımda şöyle bir durum var. Genel olarak Türkiye’de yazılan bilimkurgularda, hepsinde olmasa bile genelinde gördüğüm şey, karakterlerin isimleri Ayşe, Ahmet, Mehmet, Fatma olsa bile, davranış şekilleri Jony, Linda, Lusi gibi ve başlarına gelen olaylar çok Amerikanvari türden. Ben de olabildiğince Türk, olabildiğince bizden karakterler ve olaylar yaratmaya çalıştım. Çünkü biz genel olarak gerek bilimsellik, gerekse kurguya çok önem vermeyen bir yerden geliyoruz. Kitabımın genel eğilimin değil de benim bilimkurgu anlayışımı yansıtmasını istedim. ‘Tepemizdeki Gölge’de yazar olmak isteyip de beceremeyen bir insan var. Daha önce yazar olacağım diye burun kıvırdığı aile mesleği kunduracılığı yapmıyor da bir şekilde yazar olmayı tutturmaya çalışırken çok harika bir kadınla tanışıyor. Ona bir şekilde işini bıraktırıp kunduracılığa ikna ediyor. Kadın ‘Gel Mehmet gel, bak babanın işini şöyle büyütebiliriz’ diyor ve ek işi kunduracılığı giderek otomasyona kavuşturuyor. Derken iş kontrolden çıkıyor. ‘Tepemizdeki Gölge’ böyle bir romandı ve 700 sayfa olması da bilimkurgu kısmının kademe kademe içeri girmesini istediğim ve ilk romanım olduğu içindi. İdük’teyse bu zaten kurguda anlatının başında gerçekleşen bir olay var. İstanbul boğazında Üsküdar, Kadıköy, Sarayburnu açıklarında, boğazın sularının içinde, 70-80 metrelik ‘fallik’ diyebileceğimiz dik bir obje çıkıyor ve bir süre sonra İstanbul’un havası, suyu, toprağı temizlenmeye başlıyor. Biz de Türkiye’de yaşadığımız için bunun nedenini sorgulamıyoruz tabii ki, çok güzel şeyler oluyor çünkü. Ama daha sonra işler beklediğimiz gibi gitmiyor. Bu anlatıyı, yandaş, son derece tarafgir bir arkadaşın yazdığı devlet raporları üzerinden okuyoruz. Dahil ettiğim farklı ifadeler üzerinden de o anlatının monotonluğunu kırmaya çalıştım, yapmaya çalıştığım oydu. Şimdi de buna insanlar güzel dönüşler yapmaya başladı. Hatta ‘Bu ne güzel dizi olur’ diyenler var. ‘Bu kadar muhalif olmasaydı’ diyenler var, onlara yapacak bir şey yok tabii ki. Şu anda bu ikisi üzerinden ‘Kalın bir bilimkurgu istiyorum’ diyene ‘Tepemizdeki Gölge’, ‘Daha ince yok mu’ diyene de ‘İdük’ var diyoruz.” şeklinde ifadelere de yer verdi.

HAYATA NASIL BAKIYOR, NASIL YAŞIYORSAM ÖYLE YAZIYORUM. AĞDASIZ, TUMTURAKSIZ

Daha sonra romanlarında kullandığı dille ilgili görüşlerini açıklayan Kantarcı, “İnsan ilk başta yazmaya başlarken, edebiyat dediğimiz şeyin, çok daha ağdalı dille yapılması gerektiğini düşünüyor. Bu şiir yazarken de öyle. Şiirin illa romantizm ve aşk üzerine olması gerektiği gibi bir takıntı var bizde ve bunu aşamıyoruz maalesef. İlla böyle tumturaklı olması, her şeyi söylemeye çalışması lazım. Ben de hakikaten bu tuzağa düşebilirdim. Ama sağ olsun, şimdi kendisi bana kızacak ama ilk uzun metrajlı senaryomu yazarken sevgili arkadaşım Yönetmen Ramin Matin’den çok şey öğrendim ve öyle işlere hiç girmiyorum. Çünkü o kendisi çok iyi bir partner ve çok iyi bir mentör, bu, onun sayesinde olan bir şey. Ramil’le konuşurken, bir kere, yazmak yeniden yazmaktır. Bir yandan da ne isteniyor, asıl bizim konumuz ne, üslubu ne olmalı, bu konular üzerine çok konuştuk, onla yaptığımız tartışmalar çok yardımcı oldu ve ben o tuzaklara hiç düşmedim. Bu durum ‘Tepemizdeki Gölge’yi yazarken de ‘İdük’ü yazarken de bana çok zaman kazandırdı. Onun dışında şöyle bir şey var. Geçtiğimiz günlerde Paul Auster öldü. Postmodernizmi polisiye öğeleriyle müthiş şekilde harmanlayan inanılmaz bir yazardı. Onun dediği bir şey var, o da çevirmenlikten geliyor. Çok iyi yazarları çevirirken onların gölgeleri üzerinde belirdiğini söyleyen Auster, ‘Ben hep edebiyat yapmaya çalışıyordum’ diyor. Ne zaman kendi ilgi duyduğu ve sevdiği konuları yazmaya başlıyor, o zaman özgür kaldığını hissediyor. Dolayısıyla, ben de onu fark ettim. Benim bir tarzım var bu hayatta veya yaşayış şeklim var ve bu zaten ağdalı değil, yapmacık değil, çok doğrudan. Bunun içinde sevgisi de var, duygusallığı da var, öfkesi de var, siniri de var. Bunu olabildiğince direkt aktarmaya çalışıyorum. Zamanla bu üslubu sevdiğimi de fark ettim. İlk romanımın birinci tekil şahıs anlatısı o şekilde çıktı. Bu sadece olumlu bir şey değil, yeri gelince de kötü bir şey de. İdük’te de şöyle bir şey dendim. Geride bıraktığım ilk romanla aynı şeyi yapmak istemediğim için farklı üslupları çok cılkını çıkarmadan ne kadar taklit edebilirim diye düşündüm ve öylece de yazdım.” dedi.

ROMANIMA İSİM OLAN “İDÜK” SÖZÜNÜ MİZAHİ BİR YAKLAŞIMLA, TERSE ÇEVİREREK KULLANDIM

Romanın adına neden İdük koyduğunu da anlatan Kantarcı, sözlerini, “Bu tamamen tesadüf oldu. ‘Ne idüğü belirsiz’ diye bir laf vardır ya? Ben adı İdük olsun istiyordum ama sonra tamamen romanın konusunu tesadüfi olarak yansıtacak şekilde şunu fark ettim. Eski Türklerde, Orta Asya’da, mesela belli bir meranın belli bir kısmındaki hayvanları avlamazlarmış. Ya da nehrin belli bir tarafından oralar kurumasın diye balık tutmazlarmış. O nehrin avlanmadıkları kısmı, oranın idüğü olurmuş, oranın kutsalı sayılırmış. Aslında ekolojik bir şey ama o zamanın tanrısallık anlayışıyla yoğurulmuş, son derece içselleştirilmiş bir kavram. Dolayısıyla ‘Ne idüğü belirsiz’ dediğimiz zaman, aslında, ‘Kutsal olmayan’ demiş oluyoruz.  Ben bunu mizahi bir yaklaşımla, terse çevirerek kullanmak istedim. Tabiri caizse, bir yandan da cuk diye de oturdu. Çünkü ne idüğü belirli aslında. Bu öyküde göreceğimiz üzere biz sadece bunu anlamaya çalışmıyoruz.  Bizim zaten bir şey anlamaya çalışmadığımız ve kendi kavgalarımızla boğulduğumuz üzerine metin biraz da.” diyerek tamamladı.