Sağlıklı bir psikolojiye sahip olmadığım bir gerçek, durduk yerde yeni dertler ediniyorum kendime… Ayağı aksayan bir hayvan, üzeri başı dağılmış bir çocuk, yolda zor yürüyen bir yaşlı, hayata küsmüş bir delikanlı, açgözlülerin hiç bitmeyen para hırsı, kentteki gözü dönmüş imar talanı tonlarca ağırlıktaki bir yük olarak omuzlarıma biniyor… Uykularımı kaçıran o kadar çok şey var ki, gün ışımadan fırlıyorum çoğu zaman yataktan… Yazılarımı sabahın erken saatlerinde yazıyor, o huzursuzlukla güne başlıyorum… Yo hayır, hep negatif elektrik yükü ile dolaşmıyorum ortalıkta, hayattan keyif almaya çalışan bir yanım da var çok şükür… Elden geldiğince hiçbir kültürel etkinliği kaçırmıyorum örneğin… Buralarda keyifleniyor, çoğaldığımı düşünüyorum… Dostlarımla bolca sohbet ediyor, ara sıra, bol kahkahalı sofralarda iki kadeh yudumlayarak ediyorum akşamı…

 Aile kökenim Kastamonu olsa da doğma büyüme Zonguldaklıyım… Arada bir çıktığım on, on beş günlük tatilleri saymazsam, askerlik yıllarım dışında hiç ayrılmadım bu kentten… Bu nedenle eskilerin deyimiyle cemaziyülevvelini bilirim.  Son kırk yılının da en canlı tanıklarından biriyim, hep anlamaya çalışan gözlerle baktım çünkü hayata… Çocukluğum Gültekin Kızılışık adlı belediye başkanının çarşıda, pazarda disiplini sağlamak için yaptığı eylemleri dinleyerek geçti babamdan… Onu yalnızca babamın anlattıklarından biliyorum ama Hüseyin Öztek’ten bu yana tüm başkanların dönemleri film şeridi gibi aklımda… Onca devran gördüm ama kentin bu kadar ışıksız, bunca mecalsiz olduğu, bu denli kötü yönetildiği bir dönemi hatırlamıyorum daha…

 UMUT YILLARINDAN UTANÇ YILLARINA

1970’li yılların yetmiş sente muhtaç Türkiye’sinde sokakları toz toprak içinde bir kentti Zonguldak… İyi mi oldu bilmiyorum ama Kıbrıs savaşının tüm sıcağıyla kendini hissettirdiği o yokluk, yoksulluk yıllarında bile arnavutkaldırımı sokaklar –bilseniz ne kadar dekoratifti- asfaltta tanıştı bu kentte.  Asfalt sözcüğü henüz tedavülde olmadığından olacak, “Yollara zift dökülüyor” derdi babam. Dev Euclid kamyonların taşıdığı, pis kokulu siyah şeyden hiç hoşlanmıyorduk ama kamyonu, silindiriyle biz çocuklar için tam bir görsel şölen oluşturuyordu çalışma. Büyülenmiş gözlerle izliyorduk gün boyu… Öyle ya da böyle belediye varlığını bir şekilde hissettiriyordu, hiçbir şey yapmasa bile epey bir istihdam yaratıyordu kentte. TTK’den sonra en çok işçi belediyede çalışıyordu…

80’li yıllar, sözcüğün tam anlamıyla duraklama yıllarıydı… Her yandan pıtrak gibi yükselen çok katlı yapılar yeşil dokuyu yutuyordu arsızca… En belirgin olanıysa Bahçelievler’di… Yapılmakta olan sahil yolunun tozu dumanı, apartman dikilmek üzere yıkılan tek katlı evlerin molozlarına karışırken, Zonguldak, cici başkanı Zeki Çakan öncülüğünde liberalizmle tanışıyordu: “Bırakınız yapsınlar…” Ondan sonra tutabilene aşk olsun… Soluksuz yaşanan sokaklar, kaldırımsız caddeler, çocuklara oyun oynamaya bir karış bile yer olmayan mahaller… Sonra Yüksel Aytaç’ın çöp dağlarının yığıldığı 90’lı yıllar… Bir o zamanlar çok utanmıştım bu kentte, bir de şimdi…

PARKLAR NEDEN BU KADAR BAKIMSIZ

Yeni göreve getirilen Şenol Şanal’ın yaramaz çocuk gibi yerinde duramayan agresifliği ne kadar işe yarar bilmiyorum ama Zonguldak belediyecilik açısından kötünün de ötesinde günler yaşıyor. Her yanından bir başka inşaat gürültüsü yükselen kentte, ruh sağlığını da beden sağlığını da yitirmeden dolaşmak olanaksız neredeyse. Başkan Akdemir kentsel dönüşüm çalışmaları nedeniyle yürümenin neredeyse cambazlıkla eşdeğer haline geldiği kaldırımların inşaatlar bitinceye kadar yenilenemeyeceğini söylüyor. Peki, inşaatların yoğunlaştığı caddeler de böyle de diğerlerinde neden çalışma yok? Parklar neden bu kadar bakımsız? Sahil bandında neden en küçücük de olsa bir iyileştirme çalışması yapılmıyor? Kent merkezindeki minicik çocuk parkları bile kırık dökük halde de, kimse görmüyor bunları… Yolların halini hiç yazmıyorum bile…

Bilaistisna tüm vatandaşlar belediyedeki eyyamcılıktan şikâyetçi… Hiçbir hizmet doğru düzgün gitmiyor. Toplu taşıma sıfırın altında bir notla çalışıyor. Yol sorunu bir türlü çözülemeyen Dilaver halkı evine ulaşmak için aylardır çile çekiyor da örneğin, kimse oralı olmuyor. Lavuar alanı çürümüş bir ceset gibi kaldı kentin ortasında, tasası kimseye düşmüyor. Her yerde insanlara huzur taşıyan dereler utançla akıyor bizim ellerde, sıkılmak vatandaşa düşüyor. Seyyar satıcılar yalnızca halk sağlığını tehdit etmekle kalmıyor, bıraktıkları çöp dağlarıyla çevre kirliliği de yaratıyor, görmezden geliniyor. Yazsam sayfalar dolusu sorun benim içimi kanatıyor ama belediye yönetimi hiç rahatsız değil bu durumdan…  Onlar yalnızca imar oyunlarıyla rant dağıtıyor. Ondan sonra da AKP bu kadar nasıl oy alıyor diye sorup duruyoruz kendimize… Nedeni ortada değil mi sizce de? Bence ortada da, bu kent hak ediyor mu bunu, o düşündürüyor beni… İçime bir türlü sindiremediğim de bu zaten…

Not: Keşke “kurban” hiç olmasa da biz de “bayram” kutlasak her zaman… Keşke bir canlının canının almak için karnımızı doyurma telaşının dışında başka bir gerekçemiz olmasa… İyi bayramlar…