Soma’da maden damarlarında başlayan içten içe yanan kömürün giderek ihmaller ve para hırsı yüzünden 301+1 daha (…) madencinin ve onların yakınlarının hayatını da yakması “bu işin fıtratı böyle” lafına zamanımızda artık sık kullanılan bir rol verdi. “Fıtrat” tasavvuf açısından ele alındığında yaradılışa uygun anlamına geliyor. Bunu kullanan kişiler “madem bu zor işe girdin, kaderine razı olacaksın” demek istiyor kısaca. Belki de yöneticiler tarafından yapılan “güzel ölüm” gibi yumurtlamaların sonrasında son zamanlardaki en manidar işçi edebiyatı katkısı bu vecizeydi. Tuttu mu, tuttu. İş gördü mü, gördü. İşçinin lehine mi, değil. İşçi edebiyatı işçinin lehine olacak diye bir kanun mu var? “Kadercilik” kültürümüzde var. Dolayısı ile elden bir şey gelmediğinde “yapacak bir şey yoktu” diyip geçmek sıklıkla karşılaşılan bir durum. “Kendini niye boşuna üzeceksin, kabul et, gitsin-bitsin” çoğumuzun ruh halini de iyi açıklar.
Aslında zor bir konudan bahis açtım ve içinden çıkamadığım için bunun öncesinde okuduğunuz yazı belki üç dört kez bütünüyle değişti. Vermek istediğim mesaja dönüp baktığımda onu başlığımda yeteri kadar görüyorum ama biraz daha anlamlandırmak konusunda kamuoyu olarak üst üste yaşadığımız olayların üzerimde oluşturduğu şüpheler yüzünden fikrin özünü kaybetmek istemiyorum. Bu derece savaş tamtamlarının susmadığı, şiddetin alenileştiği bir ortam hatırlamıyorum doğrusu. Hani kaos içeren her şey de var bu savaş tamtamlarının yükseldiği dönemde. Güneydoğu sınırında gerçek savaş, içerde ölümlü protestolar, yakıp yıkma ve yağma, sistemin bütün değerlerine provokatif saldırılar, önceden hazırlığı yapıldığı belli olan örgütlenmiş gruplar, çocukların yaşadığı dramlar, gelecek konusunda kötümserliğin oluşturduğu uygar düşünceden gittikçe kaderciliğe kayma… Daha uzatmak mümkün de gerek yok. Bu kadarı bile bütün gün tadınızı kaçırmaya yetecek şeyler zaten. Ne ki olumlu bir şeye sıra gelmiyor bir türlü. Paragrafı devam ettireyim diyorum iyi olan hiçbir şey gelmiyor aklıma.
İran Irak savaşlarını hatırlıyorum. Sonra Irak’ı destekleyen İran’daki rejime karşı olan batıyı. Hızlı bir geçişle birden hangi gaza geldiyse Saddam’ın Kuveyt’i işgalini anımsayın. Öte taraftan Kürtleri kimyasal silahla zehirlediğini. Sonra Irak’taki hâkimiyetini yazdığı bir romana kadar sağlamlaştırmaya çalışan Saddam’ın baskıcı rejiminin gündelik haber trafiğinin olağan bir parçası haline gelişini. Nihayet batıya diklenişinin onu, Kaddafi’yi, Mübarek’i, Esad’ı içine alan değişmez diktatörlerin tahtını bir bir sarsışını. Irak savaşının kısa bir sürede Mezopotamya’yı yağmalanan bir AVM’ye dönüştürüşünü. Bir sürü etnik, dini motifli grupların çıkışını ve karışıklıktan pay kapmaya çalışmalarını. Irak’a komşu olan olmayan tüm kapitalist unsurların bölgeye ilgisinin bir anda artmasını…
Sonra birden fırlayan Işid…
Bu toparlamanın neredeyse olanaksızlaştığı yoğun süreçler bizi nereye götürüyor sorusuna tam odaklanamadan yeni durumlar, yeni süreçler yaşanıyor küresel gündemde. Bu küresel gündem Türkiye’yi de sürekli sınıyor. Kendi yerel gündemimize geçmek hele de bir madenci kenti olan Zonguldak’ın son dönemde yaşanılan hengâmeden payına düşeni değerlendirmek güçleşiyor. Petrol savaşı kömür ve emek savaşını gölgede bırakıyor. Anlıyorum ki iyi kalemlerin, edebiyat erbaplarının asıl bu dönemde üretmeleri gerekiyor. Savaş sisteminin kendi gerçeğimizi önemsizleştirmemesine, anlamsızlaştırmamasına çalışmak gerekiyor. Yoksa zaten yönetenlerin her fırsatta tırpanladığı kazanımların kalanı da bir süre sonra anlamsızlaşıp tarih olabilir. Dönem bu tür şeylere pek gebe…
Açıkçası benim hiç ısınmadığım torbası patlayısıca yasalar ile siyasi melekelerine yöntem uydurduğu sosyal olmaktan uzak ama aksosyal kurguları içimize korku salmaya devam ederken güzel ve yalnız ülkemizde sanattan, hayatın coşkusundan bahsetmek en zor günlerini yaşıyor. Bu hayatta zaten her dönem adına edebiyattan, sanattan doğru ilerlemek ne kadar zor olsa da bildiği başka bir dil olmayan bizler Türkçemizin sularına akarak yine de iyimser bir geleceğin umuduyla davranmak gerek, diye geleceğe doğru sürmeliyiz yorgun cümlelerimizi. Günümüzün kuşağı, gençler, çocuklar zaten savaştan, güçlü olanın her şeyi ele geçirmesinden başka ne gördü hayatlarında? Onlara hatırlatmamız gereken değerlere odaklanmalıyız yine de…
‘Felsefiyat’ meseleleri!
“Böyle idare edilir memleketimin insanı” felsefesinden hareketle aba altından sopayı hissettiriyor yeni liberaller. Kısır bir döngü ile atasözünü doğrularcasına kaşık ile verip kepçe ile geri almak amaç. Yönetimsel açıdan tilki kurnazlığına takla attıran yerli-yeni politbürocular halkın çoğunluğunu arkalarına takmış olmanın rahat aldırmazlığı ile muhalefetin safiliğini iyi okuyorlar. Uzun cümleler kurup milleti baymıyorlar, doğru. Uzunadamı vitrine koyup illüzyon yapmak varken.
Geçenlerde, madencilere normalde emekçi sendikaların tırnakları ile kazıyarak mücadele ile alması gereken haklar verilirken gülen yüzler iyice asılmıştı valiliğin önünde. Yağmur altında haklarını arayan bir avuç insan “Zonguldak uyuma, madenciye sahip çık” diyordu bir kere daha. Özel maden işletmecileri kazançlarında ve sorumluluklarında artan yükü beğenmeyince işçileri kapı önüne koyarak sosyal bir patlamanın fitilini çektiler. Ülke de oturmayan gerçek ve çağdaş çözüm yollarının akılcı yolları bir kere daha gösteriyor ki politik manevralarla ört bas ediliyor her haklı mücadele. Madencilere erken emeklilik, günlük 6 saat çalışma gibi haklar getirilirken işletmeciler bunları “kar edemiyorsanız kapatın” olarak okuyor. Onlarda şehrin uyumamasını işletmecilerine sahip çıkmasını bekliyor. İkilem gibi ama aslında liberalizmin doğası!
Ortadaki gerçek komedi ne? Dünya politikalarına bakmadan anlamak mümkün olmayacaktır büyük ihtimalle. Uluslar arası enerji politikaları ve Türkiye’nin varsa stratejik planı nedir, bilmek gerekir. Öyle görünüyor ki kömüre Greenpeace’nin bu dönemde eylem yapmasını gerektirecek kadar kamuoyundan bir talep yok zaten. Kolayca “kömür öldürür”, kömürsüzlük yaşatacak mı peki, diye sorulabilir. Bu soruları benim gibi termik santrallerin sağlığımıza ettiğine her fırsatta dikkat çekmeye çalışan karikatürler yapmış birinin de kafa yorması gerek. Yoksa tek taraflı atışlar yapıyor olacağız. Tıpkı dönemin genel sanatçı ruhu gibi. İktidarın korkutmaları veya tabansız kalmanın vereceği boşluk ürküntüsü yüzünden ‘çekindirek’ mahfillere bürünmüş gruplar.
Malum, Zonguldak kömür kültürünün yaşandığı ama mücadelesinin sonuçlarını elde edememiş bir il. Bugün içinde bulunduğu nokta Özal’ın kenti cezalandırma politikasından daha ötede. Bizim işçi, işveren ve akademisyen temsilcilerinden oluşan kömür konsorsiyumumuz oldu mu hiç? Ve yıllardır gürültüyle geldiği halde Zonguldak’ın çöküşüne dair beyin fırtınaları oluşturup, acil eylem planları ve raporları oluşturmuşlar mıdır? Şimdi ne yapacağız? Göç veren kent olmaya devam mı edeceğiz? Hem pahalı hem sahipsiz bir kent olarak kömürün dünya ve Türkiye’deki önemi yükselene kadar yavaşlatacak mıyız kendimizi?
Zonguldak madenci edebiyatı olmadan bir hiçtir. Kimse hayal gücü yüksek değilse Zonguldak’ın bazı kış geceleri sahilinin sis bastığında İngiliz filmlerindeki Londra rıhtımları gibi olduğunu önemsemez. Bazı konuştuğumuz Iraklı göçmenlerin küçük ama güzel buldukları bu kentin denizi, ormanı, doğası ile vurgulamak sorunlarımızı çözmeye yetmiyor maalesef. Dönüp dolaşıp maden ve madenciyi ve onların kentle olan ilişkilerine dönüyoruz. Çünkü doğa turizmi için Zonguldak’a tur şirketlerinden otobüsler kalkmadığı gibi, Zonguldaklı da kentinin güzelliklerinden belki savaş ve vahşetten kaçan Iraklı ve Suriyeliler kadar bile farkında değil. Bu da yeni bir şey değil. Dün de farkında değildi, bugünde değil. Belki de umursamıyor hayat gailesi içinde memleketlim.
Hayat katarı
“Çöh çöh çöh! Biliyorum ilerisi uçurum, fakat sen yürü yavrum, gerisi beter, gerisi malum…” (Erkin Koray-Hayat Katarı)
Zonguldak’ı yazanlar ve de yazıp çizmişler toplanıp bir araya konulduğunda azımsanmayacak bir külliyat ortaya çıkıyor doğrusu.
Aslında bana Zonguldak ve madenci imgesi doğrultusundan yapılan ve de içinde göçük, grizu, emek üzerinden dokunduruşlar olan tipik edebiyat çok bir şey vermiyor bu günlerde. Belki bazı temalar yorgun düşüyor zamanın acımasızlığına. Belki de dünyanın bu coğrafyasının barbarlığın en kırmızısına tanık olması yüzünden değerlerimiz gölgede kalıyor!
Kendi başına emek kavramının bağlarından kopartılarak övülmesi toplumculuk değil di zaten. Nostaljiye veya romantizme dönüşüp duruyor çünkü. Madencinin sürekli mitolojik bir kahramana, maden işiyle uğraşan Hephaistos gibi feleğin çemberinden geçmiş ama sevilen bir tanrıya dönüştürülmesi gibi çağımızın ruhuna hitap etmeyen bir şey bu. Konuları buralara açıkça bağlayabilsek gerçekte. Bunu bile yapamıyoruz. 301+1 daha + 1 daha madenci ve emekçiler ölüp giderken oynanan kapitalist oyunun arkasından konuşuyoruz dırdırcılar gibi. Sonra bir kaşık, herkes susuyor! Sonra bir kepçe! “Aman işimizden bari olmayalım” içgüdüsü. Öte yandan “kömür kirletmesin”, “santral zehirlemesin” derken içinde döndüğümüz bir kısır örgü! Nesinden tutarsanız artık, elimizde toza dönüşen, Nuh u nebi den kalma çözünen bir harç. Nuh diyen peygamber demeyen katı ve güç düşkünü yöneticiler de tahtı ele geçirmişken, madenci çocuğunun kara toza bulamış kaderi ve üzerinde sürüdüğü karaelmasın iç parçalayan betimlemeleri kötü bir edebiyata bel vermekten başka bir iş görmüyor. Germinal büyüklüğünde bir araç artık ‘terminal’ de… İç yolculuklara çıkıp, uzun göç katarları ile çıkış arıyoruz. Çözüm ne ki? Böyle kömür-ömür, emek-yemek üzerinden bir yere varmak mümkün mü? Göçük mü, göç mü ikileminde bir yerde beyin durakalıyor!
Bu dilemmayı anlatabildim mi, bilmiyorum? Yazı uzayıp durduğuna göre ve de benim daha nefesim yettiğine göre biraz daha Zonguldak edebiyatı yapacağım ama… Madenci müzesi bile gerçekleştirememiş bir kentte, geçmişini koruyamadığından da olsa gerek başka bir ton bulmak gerek artık (grinin var 50 tonu ya, bi de “16 ton” vardır emek tarihinde, izleyenler bilir), kelimeleri anlamlandırmak için diyerek sözlerimi bitiriyorum ‘şimdilik’.