Sabahın ilk ışığı mutfak penceresinden içeri süzülürken fark ettim: İnsan en çok sessizlikte yoruluyor. Gürültü değil, kalabalık değil… Sessizlik.
Ben 30’lu yaşlarında bir kadınım. Hayatın tam ortasında, sanki bir cümlenin ortasında bırakılmış bir kelime gibi…
Ne başındayım ne sonunda. Bir zamanlar “eş”tim, şimdi sadece “anne”yim. Ve bu iki kelimenin arasında kimsenin görmediği kocaman bir boşluk var.
Ayrılık…
İnsanlara kısa bir kelime gibi geliyor. İki hece. Oysa içinde kaç gece, kaç gözyaşı, kaç suskunluk var… Kimse hesaplamıyor. Bir evden iki hayat çıkıyor ama kimse geride kalan parçaları toplamıyor.
Ben topladım.
Kırık tabakları, yarım kalmış hayalleri, çocuklarımın “Baba ne zaman gelecek?” diye sorduğu o ağır cümleleri… Hepsini tek tek topladım. Çünkü annelik biraz da budur: Kendi yıkımını gizleyerek başkalarına sağlam bir dünya kurmaya çalışmak.
Çocuklarım uyandığında yüzümde yorgunluğu değil, sadece gülümsemeyi görüyorlar. Onlara hayatın zor olduğunu öğretmek istemiyorum. Henüz değil… Hayatın adil olmadığını da. Onu zaten büyüdüklerinde öğrenecekler. Şimdilik onların dünyasında güçlü olmak zorundayım. Çünkü bir çocuğun en büyük güveni, annesinin dimdik durduğunu görmesidir.
Ama kimse sormuyor: Güçlü olmak istemediğim günlerde ne yapıyorum?
O günlerde aynaya bakıyorum. Göz altımdaki morlukları, saçlarımdaki beyazları görüyorum. Ve kendime şunu söylüyorum:
“Bir savaştan değil, bin küçük savaştan geçtin. Her gün biraz daha yorularak ama yine de yürüyerek…”
Toplum benim gibi kadınlara iki gözle bakıyor: Ya acıyorlar ya yargılıyorlar. Ortası yok. Oysa ben ne acınacak bir hikâyeyim ne de yargılanacak bir yanlışım. Ben sadece yaşamaya çalışan bir insanım.
Bazı akşamlar çocuklar uyuduktan sonra ışıkları kapatıyorum. Ev karanlığa gömülüyor ama ben rahatlıyorum. Çünkü karanlıkta kimse güçlü olmamı beklemiyor. Kimse “iyi görün” demiyor. O an sadece kendim olabiliyorum: kırık, yorgun ama gerçek.
Ve şunu öğrendim: İnsan en çok rol yapmadığı yerde iyileşiyor.
Biz vazgeçmeyen kadınlarız. Hayat bizi eksilterek sınadı ama biz eksilmeyi kabul etmedik. Kırıldık ama dağılmadık. Yalnız kaldık ama boşlukta kaybolmadık.
Biri bana “Mutlu musun?” diye sorsa, uzun uzun düşünürüm. Çünkü mutluluk artık benim için bir sonuç değil. Çocuklarımın kahkahası, sabah içtiğim kahvenin kokusu, gece başımı yastığa koyduğumda hissettiğim o kısa huzur…
Mutluluk artık küçük anlarda saklı.
Ben orta yaşın eşiğinde bir kadınım. Hayatın bana sunduğu bazı rolleri üzerimden çıkarmak zorunda kaldım. “Eş” olmayı mesela… Ansızın değil, yavaş yavaş kaybettim. Sessiz tartışmaların, yarım kalmış cümlelerin içinde eriyip gitti o kelime.
Geriye “anne” kaldı.
Ama kimse anneliğin ne kadar ağır bir cümle olduğunu anlatmıyor.
İki çocuğum var. Bir kız, bir erkek. Onlar benim dünyamın hem en parlak ışığı hem de en derin sorumluluğu. Sabahları onları okula hazırlarken aslında kendimi de hayata hazırlıyorum. Aynı anda hem düzen kurmaya hem de dağılmamaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum: Ben dağılırsam onların küçük dünyası da sarsılır.
Gittiğimde yanımda çok az şey vardı. Birkaç parça eşya, çocuklarımın elleri ve içimde kocaman bir belirsizlik… Ama bazen insanın en büyük cesareti, nereye varacağını bilmeden yola çıkmaktır.
Ben de o yolu seçtim.
Şimdi hayatım küçük ama gerçek detaylardan oluşuyor: Faturaları zamanında ödemek, bütçeye göre alışveriş yapmak, bazen çocuklara küçük sürprizler hazırlamak…
Ve eğer bu yazıyı okuyan biri benim geçtiğim yollardan geçiyorsa şunu bilsin:
Yalnız değilsin.
Aynı gökyüzünün altında benzer yükleri taşıyan başka kadınlar da var. Ve hayat, tüm eksiklerine rağmen devam ediyor.
Ben de onunla birlikte… yavaş ama kararlı adımlarla yürümeye devam ediyorum.