Bundan, çok değil birkaç yıl öncesine kadar, bu kentin içinde olan bitenden bu denli haberdar değildim doğrusu. Sorunlarından, sıkıntılarından, hele yalnızlığından ne yalan söyleyeyim hiç haberdar değildim. Bunun sebebi sanırım “tıpkı onun gibi” kendi halimde olmam, suya sabuna dokunacak cesaret gösterememem. İçinde yaşadığım bu güzel kent hakkında, müdanasız kent hakkındaki düşüncelerim, kendimle özleştirdiğimde değişti ve ona doğru koyuldum yola.
Cesaret gösterdiğimi düşünsem de, zaman zaman yine kabuğuma çekildim, birbirimizi anlayamadığımızı gördüm, geçimsizlik göstermemizin sebebi, birbirimizin özellerine dokunuyor olmamızda olabilirdi. O kadar çok benzediğimizi fark ettim ki ilerleyen zamanlarda, onunda benim gibi kendiyle uğraşıyor olması, kimliğini elinde tutma çabası, belki de bizi birbirimize iten ve ara ara geri çeken şeylerin başında geliyordu. Her neyse işte, kendini kimsesiz hisseden, sevgiye aç üvey çocuklar gibi, birbirimizden bekledik sevgiyi, şefkati ilk adımı.
Önce o dokunsun bana istedim, ama baktım ki olacak gibi değil başı çok kalabalık, tuttum eteklerinden, ben sana aidim dedim, bana kulak vermek zorundasın, bana sahip çıkmak, beni koruyup, kollamak zorundasın. Tıpkı senin doğurduğun diğer çocukların gibi, sen benden sorumlusun dedim. Ben ona yaklaşmaya çekinirken, bunun yolunu yordamını ararken, düşe kalka yürürken, tamda kucağına düştüm işin doğrusu.
Şaşırdı elbette, bu çocuk benim de diyemedi, benden değil de diyemedi. Kimi zaman öz, kimi zaman üvey bir çocuk gibi hissederek, ben sana aidim demeye devam ediyorum. Bir gün beni de nüfusuna geçirecek başka yolu yok. İşte tamda bu kentin bağrına düşmüş bir evlat olarak, İyisiyle, kötüsüyle, içinde yaşanan olayların birçoğuna bu hesaplaşmalar sonucunda ve elbette yazarlık yolculuğum başladıktan sonra vakıf oldum.
Zaman içinde köşe yazarlığımda devreye girince, tanık olduğum ve gözüme çarpan her bir ayrıntıya daha dikkatli bakmaya çalıştım. Ancak şunu hemen belirtmeliyim ki, gözlemlerim ve algılarım, benim mesleki yolculuğuma dokunan kısmıyla alakalıydı daha çok, bunun dışında kalan onlarca konu başlığı olabilecek yaşanmışlıklardan hala daha bihaberim. Evlat olarak sorumluluklarım çok ağır, farkındayım, bu bağlamda gözüm bana faydalı olacak ve yahut fayda sağlamayacak her bir detayın takibinde.
Bunun için yararlandığım, bir nevi kentin nabzını tutan, yazar, çizer kesiminin, kapalı kapılar ardında, onların deyimiyle dönen dolapların, yine onların deyimiyle menfaatler çatıştığında çorap söküğü gibi ortaya dökülen ifşa edilen entrikaları, yine yazar kesimin kaleminden damlayan sözcükler rehberliğinde öğreniyorum. Birbirleriyle sütunları aracılığıyla fikir dövüştüren ustaların, sözlerini esirgemeyen yiğitlikleri, benim için bu kent arşivi anlamında farklı sınıfları olan iyi bir okul.
Bu kentin değerlerini, değersizliklerini, farklı bakış açılarıyla yazılan satırlardan öğreniyorum birçoğunuz gibi. İnanın öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan ben, öyle bir satıra, konuya denk geliyorum ki işte bu anlarda öğrenmek, çok da matah bir şey olmuyor doğrusu, sizi hayal kırıklığına uğratabiliyor satırlarda tanık olduklarınız.
Hepimiz kişisel haklarımızı koruma derdindeyizdir mutlaka, hepimiz önce kendimizi sonra yakınlarımızı koruyup kollamak isteriz, bunun ilk bakışta bir sakıncası da yoktur diye düşünüyorum. Bir başkasına zarar verilmiyorsa, olmayan bir şeyi olmuş gibi yansıtmıyor, ah almıyorsak eğer, aydınlanmak ve aydınlatmak adına saman altından su yürütenlere dokunan her hangi bir kaleminde, mahsuru olmamalı öyle değil mi?
Adaleti önce kendi içinde ararsa kişi ”her manada” karşıda olanda yaralanmaz yıpranmaz.
Ne bu kentin tapusu birilerine noter tastiğiyle verildi bu güne kadar, nede bundan sonra verilecektir. Her kaldırımında, her ağacında, yolunda, suyunda, havasında, hepimizin hakkı ve sorumluluğu var. Bu bilinçle yaşanılan olaylara ve haberdar edildiğimiz kadarıyla, içinde yaşanılan legal ya da illegal gelişimleri de şaşkınlık işinde izliyor olmamızda, kaçınılmaz oluyor doğrusu.Yazıyorlar okuyoruz.
Araştırma, sorgulama, sorumluluğuna sahip değilseniz şayet, üzerinize bir iki beden büyük gelen giysiler gibi, kayboluyorsunuz bilgisizliğin boşluğunda. Bilende ya eksik anlatıyor ya da her hangi bir sebepten dolayı anlatamıyor. Sizde bu andan sonra anlamakta zorlandığınız gelişmelerin mukayesesinde bile, çıkmaz sokakta kalmış gece yolcuları gibi, durakalıyorsunuz vakitsiz. Menfaatler, çıkarlar, kolun içe bükülmesi, falan filan işte. Bu saptamaları zaman zamanda olsa iyi yapan söz ustalarına güven duymak istiyor insan. Çünkü aynı geminin yolcularıyız, dahası, malum eteklerinden tutmuşluğumuz var, sorumluluğumuz var DNA testine ihtiyaç duymadan kendi kendimize, birbirimize ait olduğumuzu ispatlamaya baş koymuşluğumuz var.
Yeryüzünde önceliği kendinden başkası olan kaç kişi vardır ki Allah aşkına. Hep kol içe bükülmez mi? Sektörün içinde artık bu kentin duayeni olarak başı çeken, kalem silahşörlerinin yazdıkları her bir satır çok büyük önem arz ediyor okur için, bunun dışında da arşive düşüyor ve kayıt altında muhafaza ediliyor.
Burada bana göre çok ince bir çizgi var aslında. Bildiklerini susmalımı insan ve yahut aydınlanmak adına ifşamı etmeli. Sanırım birileri kendilerini diğerlerinden daha akıllı zannedip, kalan kısmı aptal yerine koymak istiyorsa ve kendi küpünü doldurmak adına, bazı değerleri yok sayıyorsa, elbette ifşa edilmeli ve elbette yazılmalı ve elbette arkasında durulmalı.
Buraya kadar da sıkıntı yok, bundan sonraki kısımda üslupla alakalı. Birbirimize belden aşağıya vurmayalım da, seviyeyi düşürmeyelim de, ama yazalım da. Sanırım bu üçü bir arada pek barınamıyor bir tanesi mutlaka oyunbozanlık yapıyor, işte o zaman da seviye düşüyor. Birilerinin canı konu dışında yanıyor ve sonrada bazı kalem silahşörleri geri adım atıyor ve yahut atmak zorunda kalıyor.
Benim içinde bulunduğum sektör icabı çok kereler kaleme almaya çalıştığım can sıkıntıları olmuştur bu anlamda. Çünkü içinde çağlayan bir adalet mekanizması varsa “herkeste olmayabiliyor” haklı haksız değerlendirmesi öğrendiğiniz ve asla değişmeyecek olan değerler üzerinden size sorumluluk yüklüyor. Alın terinize yapılan haksızlık, yapanların yanına kar kalmasın istiyorsunuz, bunun içinde canınızı yakanların doğal olarak canını yakmak istiyorsunuz.
Yani sınırlarınıza tecavüz etmeye kalkana, buyur hoş geldin demez herhalde kimse, dahası gereğini de yapar. Bu belki de, bu kente yapılan haksızlıklarında, yapanların yanına kar kalmasını istemeyen, bilinçli, duyarlı, gerçek vatanseverlerinde isteğidir. İşte bu bağlamda gerçek olarak gördüklerinizin üzerinden, haberdar etmek isterken, kendi bakış açımıza göre bilinçlendirmek, bilinç oluşturmak isterken, kantarın topuzunu zaman zaman kaçırıyor muyuz?
Dediğim gibi bu kentin tapusu henüz hiç kimseye verilmedi, verilmeyecektir de. Küpler, dolar boşalır, ve gün gelince de kırılır. Ama biz bu kentten sorumluyuz, bu kentte bizden sorumlu, analık babalık kutsaldır, daha yeni anneler gününü kutladık, babalar gününe de yaklaşıyoruz. Demem o ki bu kentin çocuklarına sahip çıkınız, öz, üvey ayırmayınız, zira bu kent havasıyla suyuyla, varıyla yokuyla, iyisiyle kötüsüyle bizim, sadece birilerinin değil. Hepimizin.