"Mutlu ve mutsuz insanın ortak bir eylemidir uykusuzluk; biri hayatı kaçırmamak için uyumaz, diğeri ise hayattan kaçamadığı için..."

-Alper Sezer.

Bu derin ve paradoksal aforizmamla, insan psikolojisinin uç noktalarındaki iki farklı duygu durumunun fiziksel olarak nasıl aynı tepkiyi doğurduğunu özetlemeye çalıştım.

​İlk bakışta birbirine tamamen zıt görünen mutlu ve mutsuz insanın "uykusuzluk" eyleminde birleşmesini şu iki farklı perspektifle açıklayabiliriz:

​Mutlu insan için hayat o kadar coşkulu, heyecanlı ve tatmin edicidir ki, uyuyarak geçirdiği zamanı bir "kayıp" olarak görür. Zihni geleceğe dair planlarla, yaşanmış güzel anların coşkusuyla doludur. Bir an önce sabah olsun ve kaldığı yerden yaşamaya devam etsin ister. Mutluluk, vücutta yüksek enerji ve uyanıklık yaratan hormonları tetikler. Bu yüzden mutlu insan yatağa girdiğinde uyuyamadığı için hayıflanmaz; zihnindeki güzel düşüncelerin tadını çıkarır.

​Mutsuz insanın uykusuzluğu ise tamamen bir yük, endişe ve aşırı düşünme (overthinking) durumudur. Günün hengamesi bittiğinde ve her yer sessizleştiğinde, mutsuz insan acılarıyla, kaygılarıyla ve dertleriyle baş başa kalır. Zihin durmaksızın sorunlara çözüm arar ya da geçmişteki keşkeleri kurcalar. Depresyon, anksiyete ve yoğun mutsuzluk, vücudun stres hormonu olan kortizolü artırır. Bu da beyni sürekli bir "alarm" durumunda tutarak uykuya dalmayı imkansız hale getirir.

​Özetle; Mutlu insan hayatın cazibesinden ve yaşamı kaçırma korkusundan uyuyamaz; mutsuz insan ise hayatın ağırlığından ve zihnindeki savaşı durduramadığından gözünü kırpamaz.
​Biri hayatı doyasıya yaşamak için uykuyu feda eder, diğeri ise hayatın yükü altında ezildiği için uykuya sığınamaz. Ortak paydaları ise, her iki uç duygunun da insanı yatağın içinde, karanlıkta uyanık tutacak kadar güçlü olmasıdır.