‘’Sen sen ol, sen ol!’’ Bu aforizmam; ilk bakışta basit bir tekrar(totoloji) gibi görünse de, aslında insanın modern dünyada verebileceği en büyük varoluş mücadelesini özetleyen, katmanlı bir felsefeye sahip.

Türkçede "sen sen ol..." kalıbı genellikle bir tembih, bir kulak küpesi niteliğinde kullanılır ("Sen sen ol, kimseye güvenme" gibi). Sözün bu ilk kısmı ile insanı dış dünyaya karşı uyarmayı amaçladım. Toplumun, sistemin ya da sosyal rollerin seni manipüle etmeye çalıştığı o ána dikkat çekmek istedim. "Gözünü aç, bilincini kaybetme, dışarıdaki gürültüye teslim olma" dedim.

İşte can alıcı vuruş gelir ‘’…sen ol’’. Cümlenin devamında gelen o boşluğu, yine "kendin" ile doldurursun. Bu, dış dünyanın sana biçtiği rolleri, takmanı beklediği maskeleri ve dayattığı kimlikleri elinin tersiyle itmektir.

Başkası gibi görünme.

Sosyal etiketlerin arkasına saklanma.

İçindeki öz neyse, dışarıya da onu yansıt.

Bu ifade aynı zamanda insanın kendi hakikiliğini (otantisitesini) koruma çabasıdır. Dünya, insanı sürekli bir kalıba sokmaya ve onu "başkası" yapmaya çalışır. İnsan, geçmişin gizlenen dünleri ile geleceğin özlenen yarınları arasında sıkışıp kalırken, en çok "şu anki kendisi" olmayı ıskalar.

"Sen sen ol, sen ol" demek; "Her şeye ve herkese rağmen, kendi gerçeğine sadık kal, maskelerini çıkar ve sadece kendin olarak var olma cesaretini göster" demektir. Yalan bir dünyada, bir insanın kendisine verebileceği en dürüst ve en asil öğüttür.