Bu aforizmam ile, insan psikolojisinin en derin ve ironik dehlizlerinden birine parmak basmak istedim: "Tanıdık olan acının, yabancı olan mutluluğa tercih edilmesi."
İlk bakışta kulağa mantıksız gelebilir; insan neden mutlu olduğunda ne yapacağını bilemesin ki? Ancak derinlemesine bakıldığında ardında çok güçlü psikolojik gerekçeler yatar. Bunu birkaç temel başlıkla açıklayabiliriz:
Çocukluğu sürekli bir kriz, belirsizlik veya duygusal/maddi zorluk içinde geçen bir insan, hayatta kalabilmek için sürekli tetikte olmaya alışır. Beyin, her an kötü bir şey olacakmış gibi tetikte kalmayı bir savunma mekanizması haline getirir.
İşler yoluna girip "huzurlu günler" başladığında, bu insan gardını indirmekte zorlanır. Çünkü onun deneyimlerine göre, sakinlik fırtınadan önceki sessizliktir. Rahatlamak, tehlikeye davetiye çıkarmak gibi hissettirir.
İnsan zihni, çocukken öğrendiği şablonları yetişkinlikte de arar. Zorluklar onun "konfor alanı" (ne kadar can yakıcı olsa da tanıdık olduğu için güvenli gelen alan) haline gelmiştir. Huzur ve mutluluk ise bilmediği, kurallarını okuyamadığı yabancı bir ülkedir.
Bazen de kişi, geçmişteki acılarına ya da hala zorluk çeken geçmişine ihanet ediyormuş gibi hissederek gizli bir suçluluk duygusu yaşar ve mutluluğu kendine yakıştıramaz.
İngilizcede "waiting for the other shoe to drop" denilen bir fobi vardır: İyi giden bir şeyin hemen ardından büyük bir felaketin geleceğine inanmak. Çocukluğu travmatik olan insanlar, huzurlu anların tadını çıkarmak yerine, "Acaba bu huzur ne zaman bozulacak?" endişesiyle anı kendilerine zehir ederler. Mutlu anlarda neşeyle gülmek yerine, bir sonraki darbe için gardını almayı seçerler.
Özetle;
Bu aforizmam, zor bir geçmişten gelen insanların sadece acıyla değil, aynı zamanda huzuru kabul etmek ve ona inanmakla da büyük bir mücadele verdiğini anlatır. Mutluluk da tıpkı acı gibi öğrenilen, alışılan bir duygudur. Çocukken bu dersi alamayanlar, yetişkinlikte huzurun ortasındayken bile kendilerini sudan çıkmış balık gibi hissedebilirler.