Bazen insan, doğup büyüdüğü, her sokak taşında bir çocukluk anısını bıraktığı topraklara dışarıdan bakmak ister. Kalabalığın, koşuşturmanın, heveslerin ve bitmek bilmeyen tartışmaların tam ortasındayken; aniden durup derin bir nefes almak ve sadece sessizliği dinlemek...
Bugünlerde ne zaman bir köşe başına geçsem, kulaklarımda hep aynı akisler, aynı heyecanlı ve iddialı cümleler çınlıyor.
"Köprü yapılacak," diyorlar, "Organize Sanayi Bölgesi kuruluyor, göç veriyoruz, göç alıyoruz... Kim kiminle oturmuş, kim kime ne söylemiş..."
Beni bağışlayın, ama bugün içimden yükselen tek bir ses var: Bana ne!
Mesele memleketi sevmemek ya da ona sırt dönmek değil. Aksine, bir yeri çok sevmenin getirdiği o ağır ve sessiz yorgunluk bu. Çünkü ben bu ilçenin mülki amiri, kararları veren bir kaymakamı değilim. Bir siyasi partinin flamasını taşıyan, kürsülerde nutuk atan bir temsilcisi değilim. Belediye başkanı değilim, belediye meclisinin o koltuklarında geleceği oylayan bir üye değilim. Bir sivil toplum kuruluşunun kürsüsünden topluma yön vermeye çalışan bir başkan hiç değilim. Kimin kiminle hangi masada neyi pazarlık ettiği, kimin kime kırıldığı da artık yüreğime dokunmuyor.
Ben sadece bu toprağın kokusunu içine çeken, akşam olduğunda pencerelerinden sızan ışıklara bakıp "Bu evlerde kaç farklı hayat, kaç farklı dert var?" diye düşünen sade bir insanım.
Oysa ne zaman memleketten bahsetsek, önümüze soğuk rakamlar, beton projeler, siyasi çekişmeler konuyor.
Kimse o yapılacağı söylenen köprünün altından akan suyun sesini dinlemiyor. Kimse O.S.B. haberlerinin gölgesinde, gurbete uğurladığı evladının arkasından gözyaşı döken bir ananın içindeki o sessiz fırtınayı konuşmuyor. Bize hep tabelalar, betonlar, projeler anlatılıyor; oysa bir memleketi memleket yapan şey, sokaklarındaki insanların gözlerindeki o mahzun ışıktır.
Biz memleketi kalkındırma telaşına düşerken, içimizdeki o saf, o naif memleket sevgisini eksiltiyoruz sanki. Bir çay bahçesinde yan yana oturup sadece rüzgârın sesini dinlemeyi unuttuk. Dostun dostla siyaset konuşmadan, menfaat gözetmeden kucaklaşabildiği o eski samimiyeti kaybettik. Her şey bir yetki, bir temsil, bir güç yarışına dönüştü.
İşte bu yüzden, bütün bu şaşaalı unvanların, siyasi hesapların ve bitmek bilmeyen vaatlerin uzağından sesleniyorum bugün size. Herkes bir şeylerin temsilcisi olmuşken, ben sadece kendi yorgun yüreğimin temsilcisiyim.
Gelişsin memleketim, güzelleşsin; elbette isterim. Ama ben sadece o sokaklarda yürürken samimiyet bulmak istiyorum. Bir selamın ardında hesap aranmadığı, siyasetin dostlukları gölgelemediği, insanların birbirine sadece "insan" olduğu için sarıldığı o eski günleri özlüyorum.
Çünkü günün sonunda projeler biter, köprüler yapılır, binalar yükselir... Ama geriye sadece bıraktığımız o samimi izler ve kurduğumuz gönül bağları kalır. Bırakın unvanlar, makamlar ve büyük laflar yetkililerin olsun. Ben, memleketimin sadece o gösterişsiz, o mahzun ve o güzel ruhuna talibim.
Ne dersiniz. Sağlıcakla kalın.