​Israrla 'Kimseye söyleme' denilen şeylerin hedefi, genelde herkes tarafından duyulmaktır.

-Alper Sezer.

Bu aforizma, insan psikolojisinin ve sosyal iletişimin oldukça çarpıcı bir çelişkisini (paradoksunu) gözler önüne serer. Dışarıdan bakıldığında bir mahremiyet talebi gibi görünen "Kimseye söyleme" ifadesi, çoğu zaman bilginin yayılmasını hızlandıran gizli bir mekanizmaya dönüşür.
​
​İnsan zihni, sınırlandırılan veya gizlenen bilgiye karşı ekstra bir merak duyar. Bir cümleye "Kimseye söyleme ama..." diyerek başladığınızda, dinleyicideki bilginin değerini bir anda katlarsınız. Sır, artık alelade bir haber değil; taşıması zor, paylaşması cazip bir "özel bilgi" haline gelir. Sırrı alan kişi, bunu bir başkasına aktararak kendisini "özel bir bilgiye erişimi olan kişi" konumuna yükseltmek ister.
​
​Bir şeyi doğrudan ilan etmek, kişinin tüm sorumluluğu ve tepkiyi tek başına üstlenmesi demektir. Ancak bunu "Aramızda kalsın" diyerek bir kişiye anlatmak, hem içindeki anlatma dürtüsünü (katarsisi) rahatlatır hem de bilginin dalga dalga yayılması için ilk taşı havuza atmış olur. Anlatan kişi bilginin yayılmasını ister; fakat kulaktan kulağa yayıldığında "Ben kimseye söylememiştim, sadece X'e söylemiştim" diyerek sorumluluktan sıyrılma alanı yaratır.

​Sosyal psikolojide bilgi, kapalı kapılar ardında kaldıkça değil, dolaşıma girdikçe güç kazanır. Bir düşüncenin, dedikodunun veya itirafın duyulmasını isteyen ama bunu açıkça söylemeye cesaret edemeyen birey, "gizlilik" kılıfını bir yayılma kaldıracı olarak kullanır. Çünkü bir bilginin en hızlı yayılma yolu, onun bir "sır" olarak aktarılmasıdır.

​Özetlemek istersek "Kimseye söyleme" ifadesi, çoğu zaman bilginin üzerini örten bir perde değil; aksine onun altını çizen bir fosforlu kalemdir. İnsan, duyulmasını istemediği şeyi gerçekten gizler; duyulmasını istediği ama sorumluluğunu almak istemediği şeyi ise "sır" olarak fısıldar.